|
Bin Hayat Yetmedi |
|
|
 |
 |
Okunma |
|
209 |
Her şey güzel olacaktı. Sen, ben ve hayatımız... Hayallerimiz ve
hedeflerimiz... Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim
sözler. Hepsi çok güzel olacaktı, sen de olsaydın.
Seni tanımak, bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin
ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu
beraberliği, ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık.
'Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile,
birbirimizi unutmayacağız.' diye nikâh memuruna söz verdik. Önce
kilometre taşımdın, şimdi ise hayat arkadaşım.
Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle
kitap okuyor, çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet,
henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç
aydır 'yaşıyordum.'
Mutluydun. Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu
ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin
kaynağının 'birbirine bakmak' değil, 'birlikte aynı yöne bakmak'
olduğunu anlıyorduk... Senin baştan beri kalıcı güzelliklere olan
bağlılığındı seni bana sevdiren. Allah'ın kalblerimize koyduğu
muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga
yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki.
Huzurluyduk. Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri
sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar.
17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış, epey yürüdükten sonra
dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık 'iki dünya
mutluluğu' adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun, bizi görenler de
neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun
olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve
uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında, hedeflerimiz adına,
niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl
faydamız olur, bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir,
bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye, eserleri nasıl
okumalıyız diye, düşündük. O gece bir kez daha inandım senin gönül
dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna.
Saate bakmıştım bir an, üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye
düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa
okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an.
Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu,
korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allah'ım. Sehpanın üzerindeki
bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet, Allah'ın
Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu,
bu bir zelzeleydi. Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen
şaşkınlıktı. Hemen elinden tuttum, ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik;
ama boşunaydı gayretlerimiz. Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz
dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm,
portmanto ise benim üzerime. Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan
camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana
acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki, beni üzmemek için, kendi
acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.
On sekiz saat bizi fark etmelerini, feryadımızı duymalarını bekledik.
On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O
durumda iken bir aralık bana 'Eğer ölürsem, seni orada bekleyeceğim.'
dedin. Ve on sekiz saat, kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.
Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir
mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise
kötüydü. Doktor, bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz
ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ
gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem
veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç
önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile.
Sekizinci gündü. Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler, evlerin altında
kalan canlar, ümitler... Çığlıklar, 'Sesimi duyan var mı?'lar...
İsyanlar, sabırlar. Nice hikâyeler, mucizeler ve gönüllerde derin bir
fay hattı. Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir
hüzün hâkim. Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu. Evini,
annesini, kendisini kaybetmiş insanlar. İnsanların dilinde tek kelime:
Deprem.
Fakat sadece bacağın gidecek derken, sen birlikte olacağımız ebedî
âleme gittin, geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma
azmi kaldı. Elimde, senin en çok sevdiğin çiçek, naif bir kırmızı gülle
mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda, ne de gönül pınarının
heyecanları. Sen gittin, geride hüzün, geride ben, gâye-i hayâllerimiz.
Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım, 'Bırakma kendini. Unutur, yeni bir
yuvayla yine mutlu olursun.' diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor
dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.
Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter.
Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum, bana 'unutursun' diyenlere sadece
acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen
buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.
İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabb'imden. Ne olur, seni
sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar
gibi beklediğimi bil.
Vekillerin En Güzeli'ne emanet ol...
* 1999 Marmara Depremi'nde yaşanmıştır.
|
Yorumlar |

|
|