Akciğer kanseri Akciğeri kanseri
sıklığı, son yıllarda giderek artmaktadır. Daha önceleri sıklıkla 60
yaşın üzerindeki erkeklerde görülmesine rağmen, günümüzde kadınlar
arasında da sıklığı artmıştır. Erkeklerde görülme yaşı da 60 yaşın
altına inmeye başlamıştır.
Yapılan çalışmalar, akciğer kanseri ile aşağıda bahsedilecek çeşitli olayların ilgili olduğunu göstermiştir;
Sigara: Sigara içimi ile akciğer kanseri arasında direkt bir ilişki
mevcuttur. Kişinin sigara içmesi yanısıra, başkalarının içtikleri
sigaranın dumanına maruz kalması da bu açıdan önemlidir.
Çeşitli kanser yapıcı maddeler: Berilyum, Radon ve Asbestoz gibi maddeler akciğer kanseri riskini arttırırlar.
Geçirilmiş tüberküloz (verem) nedbe dokusu üzerinde akciğer kanserleri gelişebilir.
Ailede akciğer kanseri olması akciğer kanserine yakalanma riskini arttırmaktadır.
Belirtileri
Öksürük, balgam, kanlı balgam, göğüs ağrısı, akciğer iltihabı,
göğüs kafesi içine sıvı birikmesi, ses kısıklığı, tümörün damar basısı
nedeniyle göğüs üst bölümünde boyunda ve başta ortaya çıkan ödem
(şişlik)
İştahsızlık, zayıflama
Kemiğe yayılım sonrası kemik ağrıları, kanda kalsiyum artışı ve buna bağlı belirtiler
Karaciğere yayılım sonrası, karaciğer büyüklüğü, ağrı ve ateş,
Beyne yayılım sonrası, bazı nörolojik belirtiler ve nöbetler,
Bazı hormonların tümör tarafından anormal salgılanması nedeniyle çeşitli hormonal bozukluklar
Tanı
Göğüs röntgeni (akciğer grafisi), bilgisayarlı tomografi
Balgam sitolojisi (hücre incelenmesi)
Bronkoskopi (hava yollarına özel aletle bakılması)
Biopsi (incelenmek üzere parça alınması)
Diğer organ metastazlarına (organ yayılması) yönelik ileri tetkikler sonrası akciğer kanseri tanısı konur.
Tedavi
Tümörün büyüklüğüne, yayılımına ve patolojik tipine bağlı olarak tedavide:
Cerrahi
Kemoterapi (ilaç tedavisi)
Radyoterapi (ışın tedavisi) önemli yerler tutmaktadır.
Akciğerlerde
başlayan kanserler 2 tipe ayrılırlar. Mikroskop altında hücrelerin
görüntüsüne göre küçük olmayan hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli
akciğer kanseri. Her tip akciğer kanseri farklı şekilde büyür, gelişir
ve tedavi edilir.
Küçük Hücreli Akciğer Kanseri
Tüm
akciğer kanserlerinin %20 kadarı küçük hücreli akciğer kanseridir.
Diğer akciğer kanseri tipleri içinde en hızlı artış gösteren tip budur.
Bu tip akciğer kanseri sigara içimi ile ilişkisi en belirgin akciğer
kanseridir. Sigara içen kadınların erkeklere göre bu tipe yakalanma
olasılığı daha fazladır.
Hastalığın Evreleri
Sınırlı Hastalık
Kanser
sadece bir akciğerde ve/veya yakınındaki lenf bezlerindedir (lenf
bezleri küçük, fasulye benzeri oluşumlardır ve tüm vücutta
bulunmaktadır. Vücutta mikroplarla savaşan hücreleri yapar ve
depolarlar).
Yaygın Hastalık
Kanser başladığı akciğerden göğüs boşluğundaki veya vücudun diğer bölgelerindeki başka dokulara yayılmıştır.
Nüks Evresi
Nüks
hastalık demek tedavi edildikten sonra kanserin yeniden ortaya çıkması
(nüks etmesi) demektir. Akciğerlerde veya vücudun başka bir yerinde
ortaya çıkabilir.
Küçük Hücreli Dişi Akciğer Kanseri
Küçük
hücreli akciğer kanserlerinden daha yaygındır ve genel olarak daha
yavaş gelişir ve yayılırlar. Bu kanserin 3 ana tipi vardır:Bu tipler
arasında tedavi ve yaşam süresi açısından fark yoktur. ABD'de tanı
koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %80'i küçük hücreli dışı
akciğer kanseridir. Bu kanser türü şunları içermektedir:
Skuamöz Hücreli Karsinom
Genellikle yerleşimi akciğerin iç (santral) kısımlarıdır.
Sıklıkla bronş tıkanıklığına yol açar.
Yavaş büyüme eğilimindedir.
Adenokarsinom
ABD'de tanı koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %40'ından sorumludur.
Genellikle yerleşimi akciğerin dış (periferik) kısımlarındadır.
Sıklıkla lenf nodlarına ve uzak organlara yayılır.
Sigara içmeyen kişilerde en yaygın olan küçük hücreli dışı akciğer kanseridir.
Büyük Hücreli Akciğer Kanseri
ABD'de tanı koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %15'inden sorumludur.
Genellikle büyük bir lezyon olarak görünür.
Yerleşimi akciğerin dışı (periferik) kısımlarındadır.
Lenf nodlarına ve uzak organlara yayılma eğilimindedir
*
Astım Alm.
Asthma, Fr. Asthme, İng. Asthma. Krizler halinde gelen bir nefes
darlığı. Astım krizi, kısa veya uzun süreli olabilir. Kriz bronşların
(akciğere hava götüren borucukların) daralması ile başlar. Bronşların
daralması üç mekanizma ile olur. Bunlardan en önemlisi bronş
cidarındaki düz kasların kasılarak bronşu daraltmasıdır. Diğerleri ise
bronş iç yüzeyinin su çekerek şişmesi ve akışkanlığı az yapışkan bir
balgam ifrazıdır.
Ortaya çıkışı bakımından astım iki kısma
ayrılabilir: Birinci tip astım; dış tesirler karşısında meydana gelir.
Allerjiktir. Bu kişilerde genellikle ailevi olarak astıma bir meyil
vardır. Astım daha çok allerjik hastalıklara meyli olan kişilerde
görülür. Kişi allerji yapıcı müessir madde ile (toz, polen vb.) her
karşılaştığında kriz ortaya çıkar (Bkz. Allerji). Bu tip astım daha çok
görülür.
İkinci tip astım: Allerji ve ailevi özellikler bahis
konusu değildir. Daha çok 40 yaşından sonra ortaya çıkar. Ortaya çıkış
sebebi belli olmamakla beraber, bünyevi özellik olup, hastanın
vücudunda meydana gelen bir takım maddelere karşı, tepki göstermesi
sonucu ortaya çıkar.
Astıma sebeb olan allerjenlerin çoğu
organik maddelerdir. Bunların başında çiçek tozları (polen) ve ev
tozları gelir. Ev tozu içinde ise allerji ve astıma en çok sebeb olan
etken insan vücudundan dökülen deri kepeklerini yiyerek yaşayan ve uyuz
böceğine benzeyen (0,3 mm x 0.2 mm ebadında) bir böcek olup, en çok
şiltelerde ve yatak odasındaki halıların tozlarında bulunur. Bilhassa
gece ortaya çıkan astım nöbetlerinde ilk sebeptir. Bu böcekler ılık ve
nemli yerlerde yaşamayı severler. Ev tozlarında bulunan diğer mühim
amiller ise çeşitli tüyler (tavşan, kedi, köpek, fare vs.) ve mantar
sporlarıdır.
İnorganik maddelere karşı meydana gelen
allerjiler çok kere astım nöbetini uyandıracak ağırlıkta olmaz. En
dikkati çeken maddeler, aspirin ve fabrika bacası dumanlarındaki
kimyasal maddelerdir. Psikolojik gerilimler de astım nöbetine sebeb
olabilmektedir.
Astımda belirtiler: En önemli belirtisi nefes
darlığıdır. Güçlük daha çok nefes vermededir. Kuru ve inatçı bir
öksürük vardır. Yapışkan, saydam ve miktarı az bir balgam çıkaran hasta
bundan sonra rahatlar. Solunum daralır ve hışırtılı bir ses çıkar. Kriz
çok ağır olursa hastada morarma görülebilir. İlhitabi bronş ve akciğer
hastalıklarının tabloya eklenmesi veya böyle bir zeminde astım nöbeti
çıkması daha zor durumlara yol açabilir.
Yapılacak şeyler:
Hastanın krize sebeb olan maddeyle temasını önlemek ilk yapılacak
iştir. Astım krizi geldiğinde burna çekilen ilaçlarla hasta kendini
rahatlatmalıdır. Epinefrin, aminofilin, kortizon bu tip ilaçlardandır.
Bunlardan epinefrinin zerki gerekir ve astım krizinde hastayı çok
rahatlatır. Allerji yapıcı maddeye karşı kişiyi duyarsızlaştırmak
(desensitizasyon) veya duyarlılığı azaltmak (hiposensitizasyon)
işlemleri de birinci tip astımda faydalı olmaktadır.
Ülkemizde
son yıllarda yapılan araştırmalara göre bir milyon dolayında kişi astım
tedavisi görmektedir. Bunun dört katı kadar da gizli astımlı vardır.
Allerjik astım hastalığı daha çok Doğu Karadeniz bölgesinde yaygındır.
Böyle hastaların sigara içmemesi, yün örmemesi, evcil hayvan
beslememesi, fabrika bacalarının çok olduğu yani hava kirliliğinin
fazla olduğu ve ılık-nemli bölgelerden uzak bölgelere yerleşmesi, ev
tozlarından uzak olması (sık sık ev temizliğinin hastanın evden uzakta
olduğu bir sırada yapılması gibi), toz tutan eşyaların azaltılması, ev
temizliğinin daima aspire etme (emme) özelliği olan elektrikli
makinalarla yapılması, yastık, yatak ve eşyaların tüy, yün gibi şeyler
yerine plastik maddelerle (sun’i sünger gibi) doldurulması, daha önce
dokunduğu anlaşılan ilaç terkiplerinin daha sonra kullanma
mecburiyetinde olduğu ilaçların içinde bulunup bulunmadığının
araştırılması şüpheli ilaçlardan kaçınılması tavsiye edilmektedir.
Astım akciğerlerinizde meydana gelen kronik bir rahatsızlık olup, iki farklı boyutu vardır:
Daralma (Constriction) Akciğerlerinizdeki
hava yollarının etrafındaki kaslar beraberce kasılır veya daralır. Bu
daralmaya genel olarak "bronkokonstriksiyon" denir, ve akciğerlerinizin
nefes alıp vermesini zorlaştırabilir.
İltihaplanma (Inflammation) Astım
hastasıysanız, akciğerlerinizde bulunan hava yollarınız genelde şişik
ve rahatsızdır. Nöbet başladığı zaman daha da şişer ve rahatsızlanır.
Doktorunuz bu şişme ve rahatsızlıktan "iltihaplanma" olarak
bahsedebilir. İltihaplanma, ciğerlerinizden alıp verebildiğiniz hava
miktarında azalmaya sebep olabilir.
Daralma ve iltihaplanma;
hırıltılı solunum, öksürük, göğüs darlığı ve nefes darlığı gibi
semptomlara yol açabilir. Ayrıca, tedavi edilmediği takdirde, astım
uzun vadede akciğer işlevlerinin kaybına da sebep olabilmektedir.
Astımınız
varsa ve herhangi bir tetikleyiciye maruz kalırsanız, akciğerlerinize
giden hava yolları her zamankinden daha çok şişerek iltihaplanır ve
nefes almanız zorlaşır. Hava yollarını çevreleyen kasların daralması
sonucu hava yolları da kasılır ve mukoza oluşması nedeniyle
"tıkanırlar".
Astım semptomlarınızın alevlenmesine yol açan
birtakım tetikleyiciler vardır. Bunların arasında alerjiler,
enfeksiyonlar ve eviniz veya ofisinizde maruz kalabileceğiniz kuvvetli
koku veya buharlar olabilir. Herhangi bir tetikleyiciye maruz kalıp
tepki verdiğiniz zaman, hava yollarınız diğer tetikleyicilere karşı
daha da hassaslaşır. Bundan dolayı, astımınızı sürekli olarak kontrol
altında tutmanız önemlidir. Semptomlarınızın kuvvetli olmadığı
zamanlarda bile hava yollarınız iltihaplı kalabilir
*
Astım - Semptomar Astımınız
kontrol altında olmadığı zamanlarda neler yaşıyorsunuz? Nefes alırken
ötme sesi mi çıkarıyorsunuz? Göğsünüzde darlık mı hissediyorsunuz? Çoğu
astımlı hasta aşağıdaki klasik semptomların bir veya daha çoğunu yaşar:
Ötme Sesi - Nefes verirken çıkan ıslığa benzer ses.
Öksürük - Bir türlü kesilmeyen ve geceleri başlayan veya daha da kötüleşen bir öksürük
Göğüs Darlığı - Göğsünüzün çevresi halatla sıkılıyormuş gibi bir his
Nefes Darlığı - İncecik bir kamıştan nefes almaya
çalışıyormuş, hatta hiç nefes alamıyormuş gibi bir his. Özellikle nefes
vermekte zorluk.
Yukarıda sayılan semptomlar doktorunuzun
önerdiği tedavi planına uymadığınız (hatta bazen uyduğunuzda bile)
durumlarda oluşabilir.
Astımın temel gerçeği şudur: Astım hiç
yakanızı bırakmayan sessiz ve sinsi bir rahatsızlık olabilir.
Semptomlarınız olmadığı zamanlarda bile hava yollarınız daralmış ve
iltihaplı olabilir. Bu yüzden de kendinizi iyi hissediyor olsanız bile
astımı sürekli olarak kontrol altında tutmak büyük önem taşır. Tedavi
edilmediği durumlarda, astımın uzun vadede akciğer işlevi kaybına yol
açtığını gösteren kanıtların sayısı artmaktadır.
*
Astım - tetikleyiciler Astım
tetikleyicileri, çevrenizde bulunan ve astım semptomları veya astım
nöbeti yaşamanıza neden olabilecek şeylerdir. Astım semptomlarınızı
alevlendirebilecek çeşitli tetikleyiciler vardır ve bunlar insandan
insana farklılık gösterir. Siz tetikleyicilerinizi belirleyip bunlardan
uzak kalarak, rahatsızlık veren astım semptomlarını önleyebilirsiniz.
Tetikleyicilerinizi tanıyıp, belirleyip bunlardan kaçınmak, astımınızı
başarıyla kontrol altına alabilecek detaylı bir eylem planının parçası
olmalıdır.
Astım tetikleyicilerinin tümünden kurtulmak mümkün
olmayabilir. Yine de, onları ev ve iş ortamınızda olabildiğince
kenidinizden uzak tutmalısınız. Bu sayede, çok daha az astım semptomu
veya nöbeti geçirerek daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.
Sigara
Evinizde ve etrafınızda sigara içilmesine izin vermeyin, bilhassa yatak odası ve arabanızda.
Dumanaltı alanlardan uzak durun.
Toz Böcekleri
Toz böcekleri, kumaş ve halılarda yaşayan, gözle görülmeyen hayvancıklardır.
Yatak ve yastığınızı toz geçirmeyen özel bir kılıfla kaplayın.
En az 5 yılda bir eski yastıklarınızı yenileri ile değiştirin.
Yatağınızdaki çarşaf ve yorganları her hafta sıcak suda
yıkayın. Suyun ısısı 55 dereceden yüksek olmalıdır (ev tozları bu ısıda
ölür).
Yatağınızın tozlanmaması için, gündüzleri tüm yatağı kaplayan bir yatak örtüsü serin. Gece örtüyü başka bir odaya koyun.
Ev Hayvanları
Bazı
insanlar tüylü hayvanların derilerinden dökülen maddeler veya kurumuş
tükürüğe karşı alerjik olabilmektedir. Eğer sizin için de durum böyle
ise;
Hayvanınız varsa ona yeni bir ev bulun veya baştan evinize
sokmayın. Bunu yapmak çok zor olabilir. Ama hayvanlara alerjiniz varsa,
astımınızı kontrol altına almanın en iyi yolu bu olacaktır.
Evinizde hayvan bulunmasına engel olamıyorsanız hiç olmazsa
yatak odanıza sokmayın ve yatak odasının kapısını sürekli kapalı tutun.
Yatak odanızdaki klima mazgallarına filtre taktırmayı deneyin.
Evinizdeki halıları ve varsa mobilyaların üzerine attığınız
kumaşları kaldırın. Bu mümkün değilse, hayvanı evde bunların olduğu
odalara sokmayın.
Hamamböcekleri
Astımı olan birçok kişi hamam böceklerinin kuru döküntü ve dışkılarına alerjiktir.
Yatak odanızda yiyecek bulundurmayın.
Yiyecek ve çöpü kapalı kutularda bulundurun (gıda maddelerini asla dışarıda bırakmayın).
Tuzaklar ve ilaçlar ile hamamböceklerini yokedin.
Hamam böceklerini öldürmek için sprey kullanıyorsanız, koku geçene kadar o odaya girmeyin.
Ev Küfü
Damlayan musluk, boru ve diğer su kaynaklarını onarın.
Küflü yüzeyleri çamaşır suyu içeren bir temizlik maddesi ile silin.
Küflenmiş banyo perdelerini yıkayın veya yenileyin.
Duman, Kuvvetli Kokular ve Spreyler
Mümkünse odunlu soba, kerosenli ısıtıcı kullanmayın ve şömine yakmayın.
Parfüm, talk pudrası, saç spreyi ve boya gibi kuvvetli koku ve spreylerden uzak durmaya çalışın.
Polen veya Açık Hava Küfleri
Alerji mevsimi süresince aşağıdakileri yapmaya çalışın:
Pencereleri kapalı tutun.
Mümkünse, öğlen ve öğleden sonra saatlerinde evde kalın ve
pencereleri kapalı tutun. Polen ve bazı küf tipleri bu saatlerde çok
yoğundur.
Alerji mevsimi başlamadan önce astım tedavinizde herhangi bir ayarlama gerekip gerekmediği konusunda doktorunuza danışın.
Spor
Astımınız
olsa da aktif bir yaşam sürebilirsiniz. Egzersiz, spor, oyun veya yoğun
çalışma gibi aktivitelerde bulunurken astım semptomları yaşıyorsanız
doktorunuzla görüşün.
Egzersiz yapmaya başlamadan önce semptomları önlemek amacıyla herhangi bir ilaç alma konusunda doktorunuza danışın.
Egzersize başlamadan önce 6 ila 10 dakika boyunca gerilerek veya yürüyerek ısının.
Hava kirliliği ve polen düzeylerinin (polene alerjiniz varsa)
yüksek olduğu zamanlarda açık havada çalışmayın veya başka bir
aktivitede bulunmayın.
Soğuk Algınlığı ve Enfeksiyonlar
Soğuk
algınlığı ve enfeksiyonlar astımınızı tetikliyorsa, kendinizi hasta
hissettiğiniz zamanlarda nasıl bir tedavi planı uygulamanız gerektiği
konusunda doktorunuz ile görüşün. Ayrıca aşağıdakileri
deneyebilirisiniz:
Grip aşısı olun.
Bol bol dinlenin, dengeli beslenin, düzenli olarak egzersiz
yapın, bol sıvı tüketin, ve soğuk algınlığı olanlardan uzak durarak
sağlıklı kalmaya çalışın.
Hava
Soğuk ve rüzgarlı günlerde ağız ve burnunuzu bir atkıyla kapatın.
Polen ve küf alerjiniz varsa, polen ve küf düzeylerinin yüksek
olduğu günlerde sokağa çıkmamaya çalışın (hava raporlarını takip edin).
Diğer Tetikleyiciler
Sülfitli gıdalardan uzak durun: Örneğin, astım semptomlarına
neden oluyorsa, bira veya şarap içmeyin, karides, kuru meyve, veya
işlenmiş patates yemeyin.
Diğer ilaçlar: Doktorunuza diğer bütün almayı düşündüğünüz tüm
ilaçları söyleyin. Bunlara aspirin, nezle ilaçları, nonsteroidler
(ibuprofen, naproksen) ve hatta göz damlası bile dahildir
*
Astım - türleri Astım,
genelde astım semptomları veya nöbetlerine yol açan "tetikleyicileri"
temel alan kategori veya gruplara ayrılır. Bu kategoriler veya astım
türleri aşağıdaki gibidir:
Alerjik Astım
Alerjik
astım, polenler veya hayvan dışkısı gibi alerjenlere karşı alerjik bir
tepki olarak tetiklenir. Bu tip astım hastalarının kendileri veya
ailelerinde alerji (örneğin, saman nezlesi) ve/veya egzema (kaşıntılı,
kızartılı ve su toplaması gibi sonuçlar doğuran bir cilt problemi)
geçmişi vardır.
Mevsimsel Astım
Alerjik astımın bir
şekli olan mevsimsel astım, havaya polen bırakan ağaçlar, çimen ve
çiçekler tarafından tetiklenebilir. Örneğin, bazı insanların astımı
ilkbaharda bitkiler çiçek açarken daha kötü olur. Bazı insanlar ise
yazın son dönemleri ve sonbaharın başlarında yapraklar küf tuttuğunda
daha çok sorun yaşar.
Alerjik Olmayan Astım
Bazı astım
hastalarının nöbetleri alerji kökenli olmaz. Bu kişilerin semptomları
ve hava yollarında oluşan değişiklikler alerjik astımı olanlarla aynı
olsa da, astımlarını tetikleyen şey alerji değildir. Ancak, astımı olan
birçok kişi gibi, tütün dumanı, tahta dumanı, oda deodorantları, çam
kokuları, taze boya, ev ve temizlik ürünleri, mutfaktan gelen kokular,
iş yerinde bulunan kimyasallar, parfümler ve hava kirliliği gibi
havadan solunan bir veya daha fazla alerjik olmayan rahatsız edici
madde yüzünden astım nöbeti geçirebilirler. Nezle veya grip gibi
sıradan solunum enfeksiyonları veya sinüs enfeksiyonu da semptomların
ortaya çıkmasına neden olabilir. Egzersiz, soğuk hava, hava
sıcaklığında ani değişimler, ve hatta gastroözofageal reflü bile
alerjik kökenli olmayan astım hastalarının semptomlarını
tetikleyebilir.
Spor/Egzersiz Kökenli Astım
Egzersiz
kökenli astım, egzersiz veya benzeri fiziksel aktivitelerden tetiklenen
astım semptomları anlamına gelir. Bu semptomlar genelde egzersiz
esnasında veya hemen sonrasında fark edilir. Bu tip astım hastalarının
kışın açık havada spor yapmaları özellikle yanlıştır.
Gece Astımı
Astımı
olan her kişide olabilir. Gecenin ortasında, genellikle saat 2 ila 4
arasında kötüleşen astım semptomlarına bu ad verilir.
Astım
semptomlarının gece daha da kötüleşmesine neden olan şeyler arasında
sinüs enfeksiyonları ve ev tozları, veya hayvan döküntülerinin neden
olduğu burun akıntıları da sayılabilir. Vücut saatinizin de burada bir
rolü olabilir. Vücudunuzun astımla savaşmak için ürettiği adrenalin ve
steroid gibi maddeler sabah saat 4 ve 8 arasında en düşük
düzeydedirler. Bunun sonucunda, astım semptomlarının bu saatlerde
nüksetmesi daha kolaydır
*
Astım - uyarılar Çocuğunuzda
astım olup olmadığını anlamak kolay değildir. Çoğu zaman basit bir
soğuk algınlığı veya nefes yolu enfeksiyonu sonucu oluşan semptomlar
astım ile karıştırılabilir. Eğer sizin veya eşinizin astımı varsa
çocuğunuzda astım olma ihtimali normalden üç kat daha fazladır. Bunları
aklınızda tutarak aşağıdaki olası astım semptomlarına dikkat etmeniz
gerekir:
Ötme
sesi (Nefes verirken göğüsten gelen ince ses) astımın habercisi
olabilir ama aynı zamanda ciğerlerdeki başka bir problemden de
kaynaklanabilir.
Özellikle ötme sesi ile birleşik kronik öksürük
Oyun oynarken veya oyundan sonra öksürme veya nefes almakta güçlük
Uykuyu bölecek kadar öksürme veya nefes almakta güçlük
Eğer yukarıdaki semptomlardan herhangi biri çocuğunuzda var ise mutlaka bunu doktoruna söyleyin
*
Astım hakkında bilinmesi gerekenler 1.
Normal bir yaşam sürdürebilirsiniz. Astım olmanız, sürekli astım
semptomlarıyla yaşamanız gerektiği anlamına gelmez. Astımınız hakkında
bilgi edinin ve doktorunuz ile görüşün.
2. Astımın iki ana
boyutu vardır - daralma ve iltihaplanma. İkisi de astımda önemli rol
oynarlar. Bunları kontrol altına alarak astım semptomlarınızın
sıklığını ve hızlı etki eden inhaler kullanma gereksiniminizi
azaltabilir, akciğer fonksiyonunuzu iyileştirebilir, ve astım
nöbetlerinin sıklığı ve şiddetini azaltabilirsiniz.
3.
Astımınızı tetikleyen unsurları belirleyin ve bunlardan mümkün
olduğunca sakının. Tetikleyiciler, etrafta bulunan ve astım nöbeti
geçirmenize neden olan rahatsızlık verici maddelerdir.
4.
Daralma ve iltihaplanma tedavisi için ilaçlar mevcuttur. Daralma ve
iltihaplanmayı tedavi ederek astım semptomlarınızı azaltabilir ve astım
nöbetlerinizi önleyebilirsiniz.
5. Günlük tedavi planınıza
uyarak hareket etmeniz çok önemlidir. Doktorunuzla birlikte, astımınızı
etkin bir şekilde kontrol altında bulundurmak için bir plan
geliştirmeniz gerekir. Bu plan astım semptomlarınızın ve peak flow
ölçümlerinizin günlük bazda izlenmesine dayalı olarak, astımınızı nasıl
tedavi edeceğinize dair özel talimatlar içerir. Şunu unutmayın,
semptomlarınızın geçmesi astımınızın da geçtiği anlamına gelmez.
Tedaviniz astımınızı kontrol altında tutmaya ve bu sayede normal bir
yaşam sürdürebilmenize yöneliktir |
*
Astım tedavi yöntemleri Günümüzde
astım tedavisi, enflamasyonu ve havayollarının çok fazla daralmasını
önlemek üzerine odaklanmaktadır. Yani, ataklarınızı başlamadan
durdurabilmeniz hedeflenmektedir.
Sizin durumunuzu göz önüne
alarak, doktorunuz size gerekli tedaviyi önerecektir. Düzenli izleme,
tetikleyici faktörlerin anlaşılması ve doktorunuzla iletişim kurma
aracılığıyla astımınızın kontrol altına alınması, hergün sağlıklı nefes
almanıza yardımcı olacaktır. Astım tedavisinde kullanılan ilaçların iki
türü vardır:
Tüm
hastalarda yakınmalar başladığı anda hemen alınacak şikayet giderici
(rahatlatıcı) ilaçlar (kısa ve uzun etkili bronkodilatörler).
Hastaların çoğunda gerekli olan, yeni krizlerin gelmesini
önleyen havayolları çeperlerindeki iltihabı tedavi eden koruyucu
ilaçlar (anti-enflamatuarlar).
Size uygun tedavi yöntemi için doktorunuza danışın.
Haplar ve Inhaler'lerAstımı olan kişilerin nefes yolu ile
çekilen ilaçlar ile yutulan tabletler arasındaki farkları bilmesi
önemlidir. Astım "lokalize", diğer bir deyişle vücudunuzun belirli bir
bölümünü ilgilendiren bir durumdur. Bu bölüm ciğerlerinizdir. Nefes
yolu ile içe çekilen ilaçlar doğrudan ihtiyaç duyulan bölüm olan
ciğerlere ulaştığından çoğu doktor bu tür ilaçları tercih etmektedir.
Lokal tedavilere bir örnek vücudunuzun tahriş olmuş bir bölgesi üzerine
sürdüğünüz deri kremleridir. Nefes yolu ile içe çekilen ilaçla astım
tedavisi de buna benzer.
Yutulan tabletler ise "sistemik" ilaçlardır. Bu yoldan alınan ilaçlar kan dolaşımın sayesinde vücudunuzun her tarafını dolaşır.
Inhaler kullanımıİnhaler'inizi Kullanma Şekliniz Önemlidir
Geleneksel ölçülü doz inhaler'ler (ÖDİ) yaklaşık 40 yılı aşkın bir süredir astım tedavisinde kullanılmaktadır.
Diğer her şey gibi, maksimum faydanın elde edilebilmesi için inhaler'in doğru kullanılması gerekir.
İnhaler'i Kullanma Tekniğiniz Nasıl?
Araştırmalar
ölçülü doz inhaler kullanan insanların yarısından fazlasının ölçülü doz
inhaler'leri yanlış kullandıklarını göstermektedir. En büyük sorun,
koordinasyon sıkıntısı çeken çok küçük çocuklar ve yaşlı yetişkinler
tarafından yaşanmaktadır. Ölçülü doz inhaler tekniğinizin aşağıdaki
aşamaları içerdiğinden emin olun:
1. ÖDİ'nin kapağını çıkarın. 2. ÖDİ'yi çalkalayın. 3. Derin bir nefes alıp, nefesinizi yavaşça sonuna kadar verin. 4. ÖDİ'yi dik tutarak başınızı hafifçe arkaya eğin. 5. ÖDİ'yi ağzınıza yerleştirerek nefes almaya başladıktan sonra metal tüpe basın. 6. Yavaş ve derin soluk almaya devam edin. 7. Nefesinizi 10 saniye tutun. 8. Sonra nefesinizi yavaş ve sakin bir şekilde burnunuzdan verin. 9. İkinci kullanım için 30 - 60 saniye bekleyip, aynı işlemleri yineleyebilirsiniz.
Spacer Yardımcı Olabilir
Spacer,
geleneksel ölçülü doz inhaler'in kullanımını kolaylaştırmak için bir
eklenti olarak geliştirilmiştir. Spacer ağızlığa takılır. İlaç dozu
spacer'ın tüpüne bırakılır. Oradan ilaç nefes ile çekilir - böylece
ilacın bırakılması ve nefes almak arasında koordinasyon sağlamaya gerek
kalmaz.
Spacer kullanımına yönelik notlar
Düzenli olarak değiştirin. Spacer'lar kullandıkça eskirler.
Düzenli olarak yıkayın çünkü ilaç iç kısmına yapışabilir.
Yıkadıktan sonra kendi halinde kurumaya bırakın. Spacer'ı bezle silmek,
ilacın yapışmasına neden olan, istenmeyen elektrostatik reaksiyonu
artırır.
Spacer'lar nemin yüksek olduğu ortamlarda iyi çalışmayabilir. Gerekiyorsa, doktorunuza başka ne kullanabileceğinizi sorun.
Tedavi planınıza uyun
Siz
ve doktorunuz nasıl bir tedavi planı üzerinde anlaşırsanız anlaşın, bu
plan yalnızca uyduğunuz ölçüde işe yarayacaktır! Özellikle
semptomlarınızın olmadığı günlerde ilaçlarınızı almanız gereken
zamanları hatırlamaya ihtiyaç duyabilirsiniz. Buzdolabının üzerine not
yazmayı deneyin ya da ilacınızı günde iki kez almanız gerekiyorsa
inhaler'ınızı diş macununuzun yanına koyun ve dişlerinizi fırçalamadan
önce kullanın. Dışarı çıkarken acil durum inhaler'inizi yanınıza almayı
hiçbir zaman unutmayın. Acil durum inhaler'inizi anahtarlarınızın
yanına koyun, böylece dışarı çıkmaya hazır olduğunuz bilerek güvenle
evden ayrılabilirsiniz. Kuru-Toz Inhaler KullanımıAraştırmalar ölçülü doz inhaler
kullanan insanların yarısından fazlasının ölçülü doz inhaler'leri
yanlış kullandıklarını göstermektedir. Bazı insanlar nefes alma
işlemini ilacı püskürtecek hareket ile aynı anda yapma konusunda
sıkıntı çekmektedir. Bazıları ise metal kutuyu çalkalamayı
unutmaktadırlar. Ne yazık ki "yanlış ateşleme" yapmanın da birçok yolu
vardır. Inhaler'ınızı ilk başta doğru kullansanız bile, zamanla kötü
alışkanlıklar edinebilirsiniz.
DISKUS®, Turbuhaler ve Aerolizer gibi kuru-toz inhaler'ler ilaç kullanımındaki hataları büyük ölçüde azaltırlar.
*
Astım ve alerji Kaşıntılar,
döküntüler, kabarıklıklar, ter basmaları... Tenimize dokunur dokunmaz
incitiyor allerji. Ya astıma ne demeli. Allerjik astım konusunda
yıllardır çalışmalar yapılmasına rağmen günümüz insanının kendi
sağlığına gerekli önemi göstermemesi, bu hastalığı bir türlü gündemden
düşürmemektedir.
Allerji, vücuda giren bir maddeye (allerjene)
karşı bağışıklık sistemi aracılığı ile vücudun, herhangi bir bölgesinde
reaksiyon oluşturması olarak tanımlanabilir. Bu maddeler; besinler,
yumurta akı, inek sütü, narenciyeler, muz, polenler, çiçek tozları,
evcil hayvan türleri, ev tozları, küfler, arı zehri, sigara dumanı,
parfümler, sabunlar, deterjanlar, yünlü giysilerdir.
Allerjik
maddeler vücutta çok farklı reaksiyonlara neden olabilir. Üst solunum
yolları tutulduğunda, burun akması, sinüzit, orta kulakta sıvı, boğaz
ağrısı, burun arkasında akıntı, tekrarlayan ve iyileşmeyen öksürükler
ortaya çıkar. Alt solunum yolu tutulduğunda ise astıma neden olur. Bu
durumda sindirim sisteminde şişkinlik, kusma, sulu bazen de kanlı
ishaller oluşturabilir. Deri tutulumu olursa ürtiker, egzema, yüzde ve
gözde şişmeye sebep olur.
Allerjik maddeler her insanda allerjiye sebep olur mu?
10 çocuktan 1 veya 2si hayatının bir döneminde allerjik reaksiyon gösterir.
Alt solunum yolu tutulmasıyla ortaya çıkan astım nasıl bir hastalıktır?
Astım, duyarlı kimselerdeki ataklarla giden, kronik iltihabi bir akciğer hastalığıdır.
Atakları neler ortaya çıkarır?
En
sık sebebi ev tozları ki bunun allerjik olmasının nedeni bu tozun
içinde yaşayan mite denilen küçük böceklerdir. Polenler, küfler, hayvan
tüyleri, viral enfeksiyonlar, sigara dumanı, hava kirliliği, aşırı
sıcak, soğuk, aşırı nem, stres, ağır egzersiz diğer sebeplerdir.
Astımlı çocuklarda hastaların şikayeti nedir?
Öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk başlıca bulgulardır.
Kimlere astımlı denilebilir?
Özellikle
gece ortaya çıkan tekrarlayan öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada
zorluk gibi şikayetleri olan hastalarda, eğer aile öyküsü varsa ve
nefes açıcı ilaçlara iyi yanıt alınıyorsa astım tanısı kolayca
konulabilir.
Gizli astım var mıdır?
Yukarıdaki
şikayetlerden sadece inatçı geçmeyen öksürüğü olan hastalar, bronş
genişletici ilaçlara iyi yanıt verirse bu hastalara gizli astım
denilebilir.
Astım özellikle bazı ailelerde daha sık mı görülür ?
Normalde
toplumdaki sıklığı yüzde 3 ile 20 arasındadır. Fakat anne veya babadan
birisi astımlı ise görülme sıklığı yüzde 25e, ikisi de hastaysa yüzde
50ye yükselir.
Allerjik ve astımlı hastalara tanı için hangi testler yapılabilir?
6 aylıktan sonra kanda allerji testi (IgE), dokuz yaşından sonra ise cilt testleri, burun salgısı incelemeleri yapılabilir.
Hastaların tedavisi nasıl yapılır?
Tedavi
çok yönlüdür. Hastalığın belirtilerinin görüldüğü andaki ilaçlı tedavi
ve koruyucu tedavi iki ana başlığı oluşturur. Nefes darlığı ciddi olan
hastalar yatırılarak tedavi edilmelidir.
Koruyucu tedavi
olarak en önemlisi allerjik maddelerden uzaklaştırmaktır. Allerjik
besinleri yedirmemek, polenlerin olduğu dönemlerde gündüz ve rüzgarlı
havalarda çıkılmamak, evde çiçek ve hayvan bulundurmamak, sigara
içilmemek, ortamdan tozları uzaklaştırmak, tüylü ve yünlü kıyafet ve
eşyaları kaldırmak alınabilecek bazı önlemlerdir.
Uzun etkili
koruyucu ilaçlar ve aşılar ile uzun vadeli tedavi de yapılabilir. İlk 6
ayda yanıt verirse tedavi 5-6 yılda yapılır.
Astım önemli bir
hastalıktır. Eğer iyi tedavi edilir ve senede altıdan daha az hafif
atak geçirirse genelde buluğ çağında iyileşir. Fakat ağır atak geçirir
ve iyi tedavi edilmezse kalıcı astım gelişir. Bu nedenle yukarıda
bahsedilen şikayetleri olan hastalar astım açısından incelenmeli,
gerekirse koruyucu tedavi veya aşı tedavisine alınması gerektirmektedir.
*
Boğmaca Tüm
yaşlarda, hatta erişkinlerde bile ortaya çıkabilen nefes almayı
engelliyecek biçimde öksürük nöbetlerine neden olabilen bir
hastalıktır.Ağız, burun, boğaz salgılarıyla direkt temas ile, solunum
yoluyla veya ender olarak mikropla yeni kirlenmiş maddelerin (oyuncak
vs.) ağıza götürülmesiyle bulaşır.
İlk bir-iki haftalık
dönemde burun akıntısı, göz yaşarması, hafif ateş, iştahsızlık, öksürük
gibi nezle benzeri belirtiler gösterir.Daha sonraki 2-4 haftalık
dönemde nöbetler halinde arka arkaya 10-20 patlar tarzda öksürük,
morarma ,iç çekmeler görülür.Nöbet sonunda öğürme, kusma ve şeffaf bir
balgam çıkarması olabilir. Nöbetler ağlama, yeme, içme esnasında ve
boğaza bakılmaya kalkışılınca ortaya çıkabilir.
Süt
çocuklarında tipik öksürük nöbetleri yerine nefes alamama nöbetleri
görülür.Bunun sonucunda ilk 6 ayda ölüm oranı oldukça yükselmektedir.Bu
tür hastalar mutlaka hastaneye yatırılmalı ve takip edilmelidir.
Korunma: Aşılanma ile olur
*
Göğüs Hastalıkları Sigara
Sigara
kullanımı başta kronik bronşit, akciğer kanseri, iskemik kalp
hastalıkları, hipertansiyon olmak üzere pek çok hastalığın oluşmasında
risk faktörü olarak rol oynamaktadır.
Akciğer Kanseri
Akciğer
kanseri erkeklerde en sık görülen ve her iki cinste en sık ölüme neden
olan kanserdir. Günümüzde kalp ve damar hastalıklarından sonra en
önemli ölüm nedenidir. Akciğer kanserinin gelişmesinde rol oynayan en
önemli etkenin sigara olduğu kanıtlanmıştır. Akciğer kanserinin erken
tanısı tedavi başarısı ve sağkalım açısından büyük önem taşımaktadır.
Şu anda Amerika ve Kanada'da akciğer kanseri tanısı konan hastaların 5
yıllık yaşam şansı ortalama %15 dir. Bu, akciğer kanserinin erken
dönemde şikayete neden olmamasından ve doktora başvurmayı gerektirecek
öksürük, nefes darlığı, kanlı balgam gibi şikayetler ortaya çıktığında
artık hastalığın büyük sıklıklta ileri evrede olmasından
kaynaklanmaktadır. Akciğer kanseri tanısı erken evrede (evre I )
konulduğunda 5 yıllık yaşam şansı %70 lere çıkmakta, kanser tanısı
kitle 1 cm'den küçükken konulduğunda bu oran %80-85 düzeyine kadar
ulaşmaktadır. Bu verilerden yola çıkarak erken tanının önemi tartışma
götürmez bir gerçektir ve tedavi başarısı ile sağkalım açısından büyük
önem taşımaktadır.
Astım
Astım hava yollarının kronik
inflamatuar bir hastalığıdır. Astımlı hastaların hava yolları, sağlıklı
insanlarınkinden daha dardır. Bu nedenle temiz havanın akciğerlere
girmesi, kirli havanın ise çıkması zorlaşmıştır. Özellikle gece veya
sabaha karşı artan öksürük, hırıltı ve nefes darlığı şikayetlerinden
bir veya birkaçı ile kendini gösterir. Allerjik bireylerde saman
nezlesi (allerjik rinit) ile birlikte görülebilir. Allerjik rinit burun
akıntısı, burun tıkanıkığı, burun kaşıntısı ve hapşırma gibi şikayetler
ile kendini gösterir.
*
Grip Tıp dilindeinfluenza
adı verilen bu hastalık bulaşıcıdır. Grip olankişinin nefesindeki
damlacıklarla yayılıp, salgın hale gelebilir.Paçavra hastalığı da
denir. Aniden başlar ve devamlı olarak ateş yükselir. Baş ve sırt
ağrıları,titreme nöbetleri,nezle,öksürük,iştahsızlık,baş dönmesi de görülür.Tedavinin ilk şartı istirahat etmektir. İyi tedavi edilmezse, başkahastalıklara da yol açabilir.
Grip
hastalığının etkeni, sürekli değişerek insanların bağışıklık sistemini
alt etmeyi başaran influenza virusudur. Yıllar boyunca grip salgınları
nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi, bilim adamlarını bu
virus ile ilgili birçok araştırma yapmaya sevketmiştir. Bu nedenle
influenza virusu üzerinde en fazla araştırma yapılan viruslerden
birisidir.
İnfluenza virusunun A, B, ve C olmak üzere üç tipi
mevcuttur. A tipi virus hem insanlarda hem de kuş, kümes hayvanları ve
domuz gibi hayvanlarda hastalık yaparken, B tipi sadece insanlarda
hastalık yapar. C tipi ise çok hafif derecede hastalık yaptığı için
salgınlara yol açmaz. İnfluenza A virusunun içerdiği Hemaglutinin ve
Nöraminidaz gibi antijenlere göre ayrılabilen alt tipleri de mevcuttur
ve bu alt tipler H1N1, H3N2 gibi yazılımlar ile ifade edilir. B tipi ve
C tipi virusun ise alt tipleri yoktur.
Sürekli değişen bir virusun yol açtığı Hiç değişmeyen bir hastalık: GRİP
Grip,
Influenza adı verilen bir virus tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C
üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik,
titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir
enfeksiyon hastalığıdır.
Daha sonra hastalık tablosuna boğaz
ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi
belirtiler eklenir ve bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma
görülebilir. Ateşin 39°C nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve
halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek olanaksızlaşmakta ve
hastaları mutlaka 3-7 gün yatağa mahkum etmektedir. Yaklaşık bir hafta
içinde belirtiler kaybolmakta ancak halsizlik belirtilerin
kaybolmasından sonra da devam etmekte, hatta 2 hafta kadar
sürebilmektedi.
Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp
hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi
kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyretmekte ve ölüme
kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Bu kadar ciddi
tablolara yol açabilen grip halk arasında çok sık olarak soğuk
algınlığı ile karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı ateş yükselmeden,
hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini
gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmeyen
bir hastalıktır ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalıdır.
Ayrıca
grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin
hazırlamakta ve orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin
dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. Sözü
edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin
olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya
olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.
Grip Nasıl Bulaşır ?
Grib'e
yol açan Influenza virüsü çok kolay ve hızlı bulaşır. Başlıca bulaşma
yolları, öksürük ve hapşırıklar ile etrafa saçılan damlacıkların hava
yolu ile bulaşması, hasta kişiler ile direkt temas edilmesi ve hasta
kişilerin ağız-burun akıntıları ile temas etmiş eşyalar ile bulaşmadır.
Hasta kişilerden etrafa saçılan virüs parçacıklarının havada
asılı kalabilme yeteneğinde olması bulaşıcılığı daha da arttırmaktadır.
Hasta bir kişinin bir ortama girip çıkması bile o ortamda bulunan
kişileri hastalığın bulaşması açısından risk altına sokmaktadır. Bu
nedenle grip evde, iş yerinde, okullarda, kreşlerde, toplu taşım
araçlarında çok kolaylıkla bulaşır.
Mikrobu kapmış ancak henüz
belirtileri başlamamış kişilerde yani hastalığın kuluçka süresince de
bulaştırma mümkündür. Bulaşma yolları oldukça basit ve bulaşması bu
kadar kolay olan bir hastalığın bulaşma yollarına karşı önlem almanın
çok zor olduğu hatta olanaksız olduğu açıktır
*
Grip nedir? Influenza
isimli virüsün sebep olduğu grip büyük bir salgın oluşturarak, dünya
genelinde milyonlarca insanın hayatına girdi. İnsan sağlığını tehdit
etmenin yanı sıra önemli ekonomik kayıplara da neden olan grip çok
yakınımızda.
Grip, genellikle virüsler tarafından meydana
gelen ve özellikle üst ve alt solunum yollarını tutan enfeksiyon
hastalığıdır. Grip virüsü genellikle sonbahar ve kış aylarında etkili
olur, fakat ilkbaharda da devam ettiği görülebilmektedir. En çok
etkilenen yaş grubu yaşlılar ve çocuklardır. Hastalık, hipertansiyon,
diabet, kalp yetersizliği, astım, kronik bronşit, karaciğer ve böbrek
yetersizliği gibi ilave hastalığı olanlarda ağır seyreder.
Belirtileri;
halsizlik, iştahsızlık, ateş, gözlerde yanma, sulanma, baş ağrısı,
burun tıkanıklığı, öksürük, göğüste ağrı ve yanma, balgam ve nefes
darlığıdır.
Grip bulaşıcı bir hastalıktır. Genellikle
belirtiler ortaya çıkmadan bir gün öncesinden başlayarak bir hafta
sonrasına kadar hastalar gribi bulaştırabilir. Toplu yerlerde ve kapalı
ortamlarda bulunan kişilerde hastalığı almak kolaylaşır. Hastalık
kişiden kişiye solunum yolu ile geçer. Hastalığa yakalanmış kişinin
hapşırma veya öksürme ile havaya verdiği su damlacıklarının içindeki
virüsün sağlıklı kişi tarafından solunması ile bulaşır. Su damlacıkları
iki saat boyunca havada kalabilir ve insanlara hastalığı
bulaştırabilir. Bu yüzden kapalı mekanlarda birbirlerine yakın
çalışanlar veya okullardaki öğrenciler özellikle risk altındadır.
Grip riskinin arttığı durumlar nelerdir?
Stres,
aşırı yorgunluk, beslenme yetersizliği, geçirilmiş hastalıklar, kronik
kalp ve akciğer hastalıkları, gebelik (son üç ay), öğrenciler,
bağışıklık sistemi bozulmuş olanlar, salgın sırasında kalabalık yerler
grip bulaşma riskinin arttığı durumları oluşturur.
Grip ölüm nedeni olabilir mi?
Grip
ilerlediği durumda ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir. Sıklıkla akut
bronşit, zatürre, orta kulak iltihabı, sinüzit görülen yan etkilerdir.
Ölümle de sonuçlanabilir. Ölüm sebebi daha önce varolan hastalığın
ağırlaşması ve akut solunum yetersizliğidir. Dünya genelinde ise her
yıl az da olsa, ölümlere yol açmaktadır. Ayrıca çok sayıda ölümlerin de
görüldüğü ağır salgınlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin; 1957deki Asya
gribi ve 1968de bu gribin yaygın şekli binlerce insanın ölümüne neden
olmuştur. Yalnız ABDde bu salgınlarda ölen hasta sayısı 100 bin
dolayında tespit edilmiştir. Daha büyük bir grip felaketi ise 1918-1919
yılları arasında yaşanmıştır. İspanyol gribi adıyla tanınan dünya
ölçeğindeki bu salgın 25 milyon kişinin ölümü ile sonuçlanmıştır.
Tedavisi
Gribin
tedavisi istirahatle başlar. İlaçlarla destek tedavisi verilir. Ayrıca
vitaminli gıdalar alınmalı, enerji verici gıdalar ile tedavi
desteklenmelidir.
Gripten korunmanın yolları
Korunma
önemlidir. Korunma yöntemleri içinde aşıların da ayrıca bir önemi
vardır. Hastalığa yakalanmamak için tedbir olarak sonbahar aylarında
grip aşısı olunmalıdır. Aşı virüsün antijen adı verilen çok küçük
bölümlerini içermektedir, bunlar vücudun savunma sistemini uyarır. Bu
antijenler grip belirtilerinin oluşmasından önce vücudun mikrobu
tanımasını ve nötralize etmesi için gerekli antikorları üretmesini
sağlar. Ancak, aşının koruma etkisi 1 yıldır. Her yıl yeni virüslerle
hazırlanmış aşılarla sonbaharda yeniden aşı yapılması gerekir. Ayrıca
diğer korunma yöntemleri arasında; salgın döneminde zorunlu olmadıkça
kapalı ve kalabalık ortamlara girilmemeli, gripli insanlarla yakın
temasta bulunulmamalıdır.
*
Grip ve Soğuk Algınlığı
Soğuk Algınlığı (Nezle) Hızlı
bir başlangıç evresi vardır. Belirtiler çabuk ortaya çıkar. Genelde
boğaz, burun, sinüsler ve larinkste infeksiyona neden olur. İnfeksiyon
sırasında ateş yükselmesi nadirdir ve yükselse de hafif bir artış
vardır bu özellik soğuk algınlığının gripten ayrılması açısından
önemlidir çünkü gripte ateş çok yükselebilir (39 dereceden fazla).
Etkeni
sıklıkla rhino virüstür. Kışın ise daha seyrek görülür çünkü yerini
influenza virüs alır (grip etkeni) Sanılanın aksine soğuk havanın
etkisinden çok aşırı yorgunluk, duygusal stresler, allerjik nazofarenks
hastalıkları ve kadınlarda menstrüel siklusun orta dönemi hastalığın
ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Boğazda ve burunda yanma hissi,
öküsürük, hapşırma, burun akıntısı ve kırıklık hali başlıca
belirtileridir. Eğer akciğerlerde rahatsızlık varsa bu bir
komplikasyonu veya ikincil bir virüsü düşündürür. Bulgular yaklaşık
4-10 gün içersinde kaybolur ve öksürük hastalığın ikinci haftasında
kesilmelidir.
Soğuk Algınlığı bakteriyel infeksiyonlarla,
allerjilerle ve diğer hastalıklarla benzer etkiler gösterir. Allerjik
hastalıkların belirli dönemlerde ve belirli etkenlerle ortaya çıkması
ayırıcı tanıda önemlidir. Bakteriyel infeksiyonların değerlendirilmesi
için doktorunuz sizden boğaz kültürü alacaktır. Kültür yöntemi hem
etken bakteriyi belirler hem de etkin bir tedavinin seçilmesini sağlar.
Soğuk Algınlığına karşı etkili bir aşı geliştirilememiştir.
Geçirilen infeksiyondan sonra hasta kanındaki antikorlar sayesinde bir
süre infeksiyondan korunur fakat bu korunma geçici ve kısa süreli
olmaktadır.
Tedavide semptomlara yönelik tedavi uygulanır.
Bunlar ateş düşürücü ve burun ile boğazdaki şişkinliği azaltıcı
ilaçlardır. Lütfen herhangibir ilacı kullanmadan önce doktorunuza
danışın özellikle çocuklarda Aspirin doktor gözetimi altında
kullanılmalıdır. C vitaminin subjektif bazı etkileri olduğu söylense de
tedavi edici ve koruyucu kesin bir etkisi bulunamamıştır. Hasta bol su
almalı ve dinlenmelidir.
Soğuk Algınlığı özellikle astım,
amfizem ve bronşitli hastalarda solunumda ciddi problemlere yol
açabilir. Hasta böyle bir durumda hemen bir doktora başvurmalıdır.
Influenza (Grip) :
Belirtiler: Hızla
gelişen solunum yollarının viral kaynaklı infeksiyondur. Bulguları
arasında viral kaynaklı ateş (bakteriyel ateşlerin aksine nabız sayısı
fazla yükselmemiştir) öksürük, kırıklık ve baş ağrısı vardır. Virüs
yerleştikten 48 saat sonra bulgular ortaya çıkar. Hastalık daha önce
grip geçirmiş kişilerde soğuk algınlığı gibi geçebilir. Normal
kişilerde ateş 39-39.5 dereceye kadar yükselir. Güçsüzlük, ağrılar
(sıklıkla sırtta ve bel bölgesinde) erken bulgulardır. Baş ağrıları
önemlidir. Sıklıkla başağrısıyla beraber ışıktan rahatsız olma ve göz
arkası ağrıları da görülür. Başta üst solunum yolları rahatsızlıkları
ön plandadır (Boğazda rahatsızlık hissi, kuru öksürük vs.) Bir süre
sonra alt solunum yolu bulguları ortaya çıkar. Öksürük balgamlı ve
sürekli hale gelir.
Süreç:
Akut semptomlar 2-3 gün içinde geriler ateş ise komplikasyonsuz olarak
5 gün sürebilir. Eğer ikinci haftada öksürük devam ediyorsa ve ateş
artmışsa gribe eklenmiş bakteriyel bir enfeksiyon düşünülür. Eğer
pnönomoni (Akciğer Dokusunun İltihabı) gelişirse öksürük kötüleşir ve
öksürükle birlikte kan ve irin gelebilir. Bunun gibi durumlarda hemen
doktara danışılmalıdır.
Komplikasyonlar:
Grip özellikle 12 aylıktan küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük
erişkinlerde ciddi komplikasyonlara yol açar. Özellikle şeker, kronik
kalp hastalığı ve solunum problemleri olanlarda hayatı tehdit edecek
ciddiyetde komplikasyonlar gelişebilir. Böyle durumlarda hastane
tedavisi şarttır.
Korunma : Aşılama özellikle şu kişilere önerilmektedir fakat gribe karşı önlem almak isteyenlerde aşıyı uygulatabilir.
- Kronik kalp veya akciğer hastalığı bulunanlar
- 65 yaş ve üstündekiler
- Herhangibir kronik hastalığı bulunanlar
- Riskli gebeler ve kış aylarında gelişimin 3. haftasında bulunacak gebeler
Yukarıdaki
sınıflama içersine dahil gruba gripteki bakteriyel infeksiyonlar
arasında en sık görüleni olduğu için pnömokok aşısı da uygulanabilir.
Aşı sonbaharda uygulanmalıdır. Maksimum etkinliğine 2 hafta içinde
ulaşır. İlaç tedavisi soğuk algınlığındaki tedaviye benzerdir. Su
buharı soğuk algınlığında olduğu gibi gripte de faydalıdır. Solunum
yolu semptomlarını hafifletir. Kuruluk hissini azaltır. Bakteri
infeksiyonu başlamışsa boğazdan kültür alınıp bakteriye özgü tedaviye
başlanır.
Dikkat! Lütfen doktora danışmadan
rastgele antibiyotik kullanmayın. Bu hem tedavi süresini uzatacak hem
de direnç gelişmesi nedeniyle sonraki infeksiyonlarda yan etkileri daha
fazla olan ağır antibiyotiklerin kullanılmasını gerektirecektir!
Komşunuzda veya akrabanızda bir ilacın işe yaraması sizde etkili
olacağı anlamına gelmez. Çünkü tıpta hastalık değil hasta vardır.
Parainfluenza
ve Adenovirüsler de soğuk algınlığına benzer semptomlara yol
açabilirler fakat nadir görüldüklerinden bu yazıda açıklanmamışlardır.
Uzm.Dr. Sertaç Sever ( Bu yazı doktorun ismi korunarak ve saglikbilgisi.com'a referans verilerek kullanılabilir.)
*
Grip ve Soğuk Algınlığı
Soğuk Algınlığı (Nezle) Hızlı
bir başlangıç evresi vardır. Belirtiler çabuk ortaya çıkar. Genelde
boğaz, burun, sinüsler ve larinkste infeksiyona neden olur. İnfeksiyon
sırasında ateş yükselmesi nadirdir ve yükselse de hafif bir artış
vardır bu özellik soğuk algınlığının gripten ayrılması açısından
önemlidir çünkü gripte ateş çok yükselebilir (39 dereceden fazla).
Etkeni
sıklıkla rhino virüstür. Kışın ise daha seyrek görülür çünkü yerini
influenza virüs alır (grip etkeni) Sanılanın aksine soğuk havanın
etkisinden çok aşırı yorgunluk, duygusal stresler, allerjik nazofarenks
hastalıkları ve kadınlarda menstrüel siklusun orta dönemi hastalığın
ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Boğazda ve burunda yanma hissi,
öküsürük, hapşırma, burun akıntısı ve kırıklık hali başlıca
belirtileridir. Eğer akciğerlerde rahatsızlık varsa bu bir
komplikasyonu veya ikincil bir virüsü düşündürür. Bulgular yaklaşık
4-10 gün içersinde kaybolur ve öksürük hastalığın ikinci haftasında
kesilmelidir.
Soğuk Algınlığı bakteriyel infeksiyonlarla,
allerjilerle ve diğer hastalıklarla benzer etkiler gösterir. Allerjik
hastalıkların belirli dönemlerde ve belirli etkenlerle ortaya çıkması
ayırıcı tanıda önemlidir. Bakteriyel infeksiyonların değerlendirilmesi
için doktorunuz sizden boğaz kültürü alacaktır. Kültür yöntemi hem
etken bakteriyi belirler hem de etkin bir tedavinin seçilmesini sağlar.
Soğuk Algınlığına karşı etkili bir aşı geliştirilememiştir.
Geçirilen infeksiyondan sonra hasta kanındaki antikorlar sayesinde bir
süre infeksiyondan korunur fakat bu korunma geçici ve kısa süreli
olmaktadır.
Tedavide semptomlara yönelik tedavi uygulanır.
Bunlar ateş düşürücü ve burun ile boğazdaki şişkinliği azaltıcı
ilaçlardır. Lütfen herhangibir ilacı kullanmadan önce doktorunuza
danışın özellikle çocuklarda Aspirin doktor gözetimi altında
kullanılmalıdır. C vitaminin subjektif bazı etkileri olduğu söylense de
tedavi edici ve koruyucu kesin bir etkisi bulunamamıştır. Hasta bol su
almalı ve dinlenmelidir.
Soğuk Algınlığı özellikle astım,
amfizem ve bronşitli hastalarda solunumda ciddi problemlere yol
açabilir. Hasta böyle bir durumda hemen bir doktora başvurmalıdır.
Influenza (Grip) :
Belirtiler: Hızla
gelişen solunum yollarının viral kaynaklı infeksiyondur. Bulguları
arasında viral kaynaklı ateş (bakteriyel ateşlerin aksine nabız sayısı
fazla yükselmemiştir) öksürük, kırıklık ve baş ağrısı vardır. Virüs
yerleştikten 48 saat sonra bulgular ortaya çıkar. Hastalık daha önce
grip geçirmiş kişilerde soğuk algınlığı gibi geçebilir. Normal
kişilerde ateş 39-39.5 dereceye kadar yükselir. Güçsüzlük, ağrılar
(sıklıkla sırtta ve bel bölgesinde) erken bulgulardır. Baş ağrıları
önemlidir. Sıklıkla başağrısıyla beraber ışıktan rahatsız olma ve göz
arkası ağrıları da görülür. Başta üst solunum yolları rahatsızlıkları
ön plandadır (Boğazda rahatsızlık hissi, kuru öksürük vs.) Bir süre
sonra alt solunum yolu bulguları ortaya çıkar. Öksürük balgamlı ve
sürekli hale gelir.
Süreç:
Akut semptomlar 2-3 gün içinde geriler ateş ise komplikasyonsuz olarak
5 gün sürebilir. Eğer ikinci haftada öksürük devam ediyorsa ve ateş
artmışsa gribe eklenmiş bakteriyel bir enfeksiyon düşünülür. Eğer
pnönomoni (Akciğer Dokusunun İltihabı) gelişirse öksürük kötüleşir ve
öksürükle birlikte kan ve irin gelebilir. Bunun gibi durumlarda hemen
doktara danışılmalıdır.
Komplikasyonlar:
Grip özellikle 12 aylıktan küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük
erişkinlerde ciddi komplikasyonlara yol açar. Özellikle şeker, kronik
kalp hastalığı ve solunum problemleri olanlarda hayatı tehdit edecek
ciddiyetde komplikasyonlar gelişebilir. Böyle durumlarda hastane
tedavisi şarttır.
Korunma : Aşılama özellikle şu kişilere önerilmektedir fakat gribe karşı önlem almak isteyenlerde aşıyı uygulatabilir.
- Kronik kalp veya akciğer hastalığı bulunanlar
- 65 yaş ve üstündekiler
- Herhangibir kronik hastalığı bulunanlar
- Riskli gebeler ve kış aylarında gelişimin 3. haftasında bulunacak gebeler
Yukarıdaki
sınıflama içersine dahil gruba gripteki bakteriyel infeksiyonlar
arasında en sık görüleni olduğu için pnömokok aşısı da uygulanabilir.
Aşı sonbaharda uygulanmalıdır. Maksimum etkinliğine 2 hafta içinde
ulaşır. İlaç tedavisi soğuk algınlığındaki tedaviye benzerdir. Su
buharı soğuk algınlığında olduğu gibi gripte de faydalıdır. Solunum
yolu semptomlarını hafifletir. Kuruluk hissini azaltır. Bakteri
infeksiyonu başlamışsa boğazdan kültür alınıp bakteriye özgü tedaviye
başlanır.
Dikkat! Lütfen doktora danışmadan
rastgele antibiyotik kullanmayın. Bu hem tedavi süresini uzatacak hem
de direnç gelişmesi nedeniyle sonraki infeksiyonlarda yan etkileri daha
fazla olan ağır antibiyotiklerin kullanılmasını gerektirecektir!
Komşunuzda veya akrabanızda bir ilacın işe yaraması sizde etkili
olacağı anlamına gelmez. Çünkü tıpta hastalık değil hasta vardır.
Parainfluenza
ve Adenovirüsler de soğuk algınlığına benzer semptomlara yol
açabilirler fakat nadir görüldüklerinden bu yazıda açıklanmamışlardır.
Uzm.Dr. Sertaç Sever ( Bu yazı doktorun ismi korunarak ve saglikbilgisi.com'a referans verilerek kullanılabilir.)
*
Kuş Gribi (Avian influenza) Grip
etkeni, zarflı tek zincirli RNA virusları olan Orthomyxoviridae
ailesindeki influenzavirus A, B ve C tipleridir. İnfluenzavirus A ve
influenzavirus B her yıl salgın yapabilir; influenzavirus C ise yalnız
hafif hastalıklara neden olur. İnfluenzavirus A, ayrıca pandemilere de
neden olabilir.
İnfluenzavirus A ile doğal infeksiyon,
insanların yanı sıra, domuzlar, atlar, deniz memelileri, sansargiller
ve kuşlarda da görülebilir. İnfluenzavirus A, hemaglütinin ve
nöraminidaz yüzey glikoproteinlerine göre alt tiplere ayrılır. Bilinen
15 hemaglütinin alt tipi ve 9 nöraminidaz alt tipi vardır. Kuşlarda tüm
alt tipler bulunabilir. İnsanlar arasında dolaşanlar ise yalnız 3
hemaglütinin (H1, H2 ve H3) ve 2 nöraminidaz alt tipidir (N1 ve N2).
İnfluenzavirus B’nin ise yalnız bir hemaglütinin ve bir nöraminidaz alt
tipi vardır. Virus suşunun yüzey glikoproteinlerindeki nokta
mutasyonlarının birikmesi, önceden toplumda dolaşanla benzerliği olan,
ancak ondan farklı bir suş ortaya çıkarır. Buna antijen sürüklenmesi
(“antigenic drift”) denir. Toplumun kış aylarında sahneye çıkan böyle
farklı suşlara karşı duyarlı olmasından dolayı, her yıl grip salgınları
görülür. Yüzey glikoproteinlerinde büyük bir değişme olursa, ya yalnız
yeni bir hemaglütinini ya da hem yeni bir hemaglütinini hem de yeni bir
nöraminidazı olan, tümüyle “yeni” bir virus ortaya çıkar. Buna antijen
kayması (“antigenic shift”) denir. Böyle virusların pandemi potansiyeli
vardır. İnfluenzavirus A’nın diğer önemli bir özelliği de farklı
türlere özgü alt grupların, birbirinden genetik materyal alışverişine
açık ve böylece farklı bir virusun oluşmasına son derece elverişli
olmasıdır. Oluşan yeni virus, insana özgü bir influenzavirustan gen
alırsa, insandan insana bulaşma özelliği de kazanabilir. Memeli ve kuş
virusları için özgül hücre reseptörlerinin olduğu gösterilmiş olan
domuzlar, hem kuş hem de insan ve diğer memeli viruslarıyla
oluşabilecek infeksiyonlara duyarlıdır. Bu nedenle de insan ve kuş
viruslarına ait genetik materyalin birbirine karıştığı bir “hamur
teknesi” görevi yaparak yepyeni bir alt tipin ortaya çıkmasını
sağlayabilirler. Son bulgular, insanların da kuş topluluklarında
dolaşan kimi influenzavirus alt tipleri için benzer bir rolünün
olabileceğini göstermektedir. Tarihsel olarak incelendiğinde 20.
yüzyılda 9-39 yıl arayla antijen kayması sonucu ortaya çıkan yeni virus
alt tiplerine bağlı dört ya da beş grip pandemisi olmuştur. 1918-1919
yıllarındaki H1N1 pandemisinin 40-50 milyon kişinin ölümüne neden
olduğu tahmin edilmektedir. Ardından 1957-1958 (H2N2), 1968-1969 (H3N2)
ve 1977-1978 (H1N1) pandemileri olmuştur. Halen dünya üzerinde H3N1 ve
H1N1 virusları birlikte dolaşmaktadır. Bundan sonra da yeni
pandemilerin olması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Uğradıkları sık ve
kalıcı antijen değişmeleri nedeniyle, dünya üzerindeki influenzavirus
aktivitesi sürekli olarak izlenmekte ve grip aşılarının bileşiminde her
yıl ayarlamalar yapılması gerekmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu
amaçla 1947’de başlattığı Küresel Grip Programı’nı uygulamaktadır. Kuş
gribi: Bu hastalık, influenzavirus A’ya bağlı olarak genellikle
kuşlarda ortaya çıkar. Düzenli sürveyans çalışmaları, göçmen kuşlarda
son derece geniş bir influenzavirus A havuzu olduğunu göstermektedir.
İnfluenzavirusların 15 hemaglütinin alt tipinin hepsi, kuşları infekte
edebilir. Kuşlara özgü bu denli çok sayıda influenzavirus olması,
bunlar arasında gerçekleşen gen transferi ve yeniden eşleşme
(“reassortment”) sonucunda ortaya çıkan yeni alt tiplerin, insan
influenzaviruslarındakinden çok daha sık olduğunu düşündürmektedir. Su
kuşları virusların doğadaki sürekliliğini sağlar. İnfeksiyon, yabanıl
kuş topluluklarından kümes hayvanları gibi evcil kuşlara yayılabilir ve
bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir. Kümes hayvanlarını infekte eden
influenzavirus A, hastalığa neden olma yeteneğine göre ikiye ayrılır.
[a] Çok virülan viruslar, patojenitesi yüksek olan kuş gribine (HPAI)
yol açar ki bunun bir kuş sürüsündeki mortalitesi %100’ü bulabilir.
Kuşlar ilk belirtilerin başladığı gün içinde bile ölebilirler. Bu
tablolardan sorumlu viruslar H5 ve H7 alt tiplerindendir. Ancak bu alt
tiplerdeki virusların hepsi, patojenitesi yüksek olan kuş gribine yol
açmaz. [b] Diğer viruslar ise çok daha hafif bir hastalığa neden
olurlar. Patojenitesi düşük kuş gribi (LPAI) geçiren hayvanlarda tüyler
kabarır ve yumurta üretimi azalır; hafif solunum yolu hastalığı ve
depresyon görülür. Patojenitesi yüksek olan kuş gribi viruslarının
yabanıl kuş topluluklarında bulunmadığı; H5 ya da H7 alt tipindeki
patojenitesi düşük olan kuş gribi viruslarının, kümes hayvanları
arasında yayıldıktan sonra geçirdikleri mutasyonlarla yüksek patojenite
kazandıkları kabul edilmektedir. Kuşa özgü influenzavirus A H5N1’nin
önemi: İnfluenzavirus A H5N1, ilk kez 1961’de Güney Afrika’da
balıkçıllardan izole edilmiş olmakla birlikte, patojenitesi yüksek kuş
gribi çok daha önceden, ilk kez 1878’de İtalya’da tanımlanmıştır. Kuş
gribi virusunun doğal rezervuarı, yeşilbaş ördeklerdir ve infeksiyona
en dayanıklı olan kuşlar da.bunlardır. Virusları çok uzaklara
taşıyabilmelerine ve dışkılarıyla çıkarmalarına karşılık, yalnızca
hafif ve kısa süren bir hastalık geçirirler. Evcil ördeklerdeki
infeksiyon ise tıpkı tavuklar, hindiler, kazlar ve benzeri kümes
hayvanlarındaki gibi öldürücüdür. Virus, infekte yabanıl kuşların
dışkılarıyla kümes hayvanlarının arasına girebilir. Evcil kuşların
serbestçe gezindikleri, yabanıl kuşlarla aynı kaynaktan su içtikleri ya
da taşıyıcı durumdaki infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kontamine
olabilecek su kaynaklarını kullandıkları yerlerde, .infeksiyonun
yabanıl kuşlardan evcil kümes hayvanlarına bulaşma riski daha
yüksektir. Canlı kuşların sıkışık ve sağlıklı olmayan koşullarda
satıldığı pazarlar da bir başka yayılma kaynağı olabilir. Kuşa özgü
influenzavirus A H5N1 suşunun yayılması: Kuş gribi virusları, kuşları
ve daha seyrek olarak domuzları infekte eder. İnfekte kuşlar, virusu
tükürük, burun salgıları ve dışkılarıyla yayarlar. Hollanda'da ev
kedilerinde gösterilen deneysel infeksiyon ve Tayland'da infekte kaplan
ve leoparlardan H5N1 viruslarının izolasyonu, kedigillerin de
infeksiyonu bulaştırabileceğini düşündürmektedir. Duyarlı kuşların
infekte nazal, solunumsal ve fekal materyalle temas etmesi sonucu
infeksiyon yayılır. Virus, hava yoluyla da yayılmakla birlikte,
fekal-oral geçiş en önemlisidir. Patojenitesi yüksek virusla ilgili
çalışmaların sonuçlarına göre, kontamine gübrenin 1 gramı 1 milyon kuşu
infekte etmeye yetecek miktarda virus partikülü içermektedir.
Patojenitesi yüksek kuş gribi virusları, çevrede özellikle düşük
sıcaklıkta uzun süre etkinliğini koruyabilir. Virus, gübrede soğukta en
az üç ay, suda 22°C’de 4 gün ve 0°C’de 30 günden fazla etkinliğini
koruyabilir. Sağ kalan kuşların H5N1 virusunu oral olarak ve
dışkılarıyla en az 10 gün çıkarabildiği bildirilmiştir. Bu da canlı
kümes hayvanı pazarlarındaki ve göçmen kuşlar aracılığıyla yayılmayı
kolaylaştırmaktadır. Virus, kuş dışkısının kontamine ettiği toz ve
toprak aracılığıyla, örneğin kontamine donanım, araçlar, yem, kafesler
ve giyecekler, özellikle ayakkabılarla bir çiftlikten diğerine
yayılabilir. Virusu, ayakları ve vücutlarında taşıyarak “mekanik
vektör” rolünü oynayan kimi hayvanlar, örneğin kemiriciler de
yayabilir. Bilgiler sınırlı olmakla birlikte, sineklerin de mekanik
vektör olabileceği düşünülmektedir. Kuş gribinin, özellikle
patojenitesi yüksek formla oluşan salgınların, özellikle gelişmekte
olan ülkelerde kümes hayvanları endüstrisi ve çiftlik sahipleri
üzerindeki etkileri son derece yıkıcı olabilir. Kuş gribi salgınları
bir ülkenin içine yayılacak olursa, kontrol altına alınması çok güç
olabilir. Örneğin 1992’de Meksika’da patojenitesi düşük virusla
başlayan salgın, oldukça ölümcül bir biçime dönüşmüş ve 1995’e dek
kontrol altına alınamamıştır. Hastalık, ülkeden ülkeye canlı kümes
hayvanlarının ticareti aracılığıyla yayılabilir. Göçmen kuşlar da
virusu uzaklara taşıyabilir; geçmişteki patojenitesi yüksek kuş
gribinin uluslararası yayılımı böyle açıklanmaktadır. İnsanda kuşa özgü
influenzavirus A H5N1 infeksiyonu: Kuş gribi virusları genellikle
insanları doğrudan infekte etmez ve insanlar arasında dolaşmaz. İnsanda
kuş gribi viruslarıyla oluştuğu bildirilmiş doğal infeksiyon sayısı çok
azdır. Ancak gönüllü çalışmalarıyla kuş kökenli kimi viruslarla infekte
edilmiş insanlarda kısa süreli infeksiyonların geliştiği de
gösterilmiştir. İnsanlardaki olguların infekte kümes hayvanları veya
kontamine yüzeylerle temas sonucunda geliştiği düşünülmektedir. Kuş
gribi viruslarının insanlar arasında tutunabilmesine karşı bir dereceye
kadar etkili bir engelin bulunduğu açıktır. Bu engel, gen
segmentlerinden bir ya da birkaçıyla ilişkilidir. İnsandaki olgular,
kümes hayvanları arasında patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarıyla
eşzamanlı olarak görülmektedir. Çünkü kuşlardaki infeksiyonun
yayılması, insanların direkt infeksiyonu için doğacak fırsatları
artırır. Zaman içinde daha çok insan infekte olup bunlar bir de insana
ve kuşa özgü influenzavirus suşlarıyla aynı anda infekte olurlarsa, bu
insanlar insandan insana kolayca bulaşmayı sağlayacak insan genlerine
sahip olan yepyeni bir alt tipin yoğrulduğu bir hamur teknesi gibi
işlev görebilir. Böyle bir olay, bir grip pandemisinin başlangıcı da
olacaktır. H5N1 suşunun sağlık çalışanları, aile bireyleri, tavukçuluk
yapanlar ve tavuk imha ekiplerinde çalışanlarda insandan insana çok
sınırlı bir biçimde de olsa bulaşabildiği anlaşılmaktadır. Bu gruplarda
virusla infeksiyonu gösteren H5 antikorları belirlenmişse de ağır
hastalık gelişen bir olguyla karşılaşılmamıştır. Tavukçuluk yapanların
%17’sinde, tavuk imha edenlerin %3’ünde, temaslı sağlık çalışanlarının
%3.7’sinde, temas etmemiş sağlık çalışanlarının ise %0.7’sinde antikor
saptanmıştır. Kuşa özgü influenzavirus H5N1 ile oluşan insan
infeksiyonunun klinik gidişine ilişkin yayımlanmış bilgiler sınırlıdır.
1997 Hong Kong salgınında hastalananlarda gripteki gibi tipik
belirtiler (ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve kas ağrıları), göz
infeksiyonları, pnömoni, akut sıkıntılı solunum sendromu (ARDS), çoğul
organ yetmezliği, lenfopeni, karaciğer enzim düzeylerinde yükselmeler
ve pıhtılaşma bozuklukları gibi belirti ve bulgular bildirilmiştir.
Salgın, gerek önceden sağlıklı erişkin ve çocukları, gerekse kronik
tıbbi sorunları olanları etkilemiştir. Tüm hayvan ve insan
influenzaviruslarının tanısında kullanılan hızlı ve güvenilir testler
bulunmaktadır. WHO’nun Küresel Grip Ağı’nda yer alan birçok
laboratuvarın, bu testleri yapmak için gerekli yüksek güvenlik
olanakları ve reaktiflerin yanı sıra, önemli ölçüde deneyimi de vardır.
İnsan gribinin tanısı için hızlı yatak başı testleri de bulunmaktadır.
Ancak bunların, en son olguların tam olarak anlaşılabilmesi ve insan
infeksiyonlarının doğrudan doğruya kuşlardan mı ya da insandan insana
mı yayıldığının belirlenmesi için gereksinim duyulan testler kadar
kesin bir bilgi vermeleri söz konusu değildir. Kimileri hem tedavide
hem korunmada kullanılmakta olan antiviral ilaçlar, influenzavirus A
suşlarına karşı başka bir sağlık sorunu olmayan erişkin ve çocuklarda
klinik olarak etkilidir. Ancak kullanımlarını sınırlandıran bazı
yönleri vardır. Bunların kimileri aynı zamanda pahalı ve stokları
sınırlı ilaçlardır. 1997’den bu yana insanda belgelenmiş kuş gribi
örnekleri: 1996 yılına değin insandan kuş gribi virusunun (H7N7)
izolasyonuna ilişkin toplam üç olgunun kaydı bulunmaktayken, bu
tarihten sonra kuş gribi viruslarıyla oluşmuş insan infeksiyonlarının
profilinde çarpıcı bir artış olmuştur. 1997: Hong Kong’ta, tavuklar
arasında kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) infeksiyonu salgını
çıkmıştır. Bu sırada 18 insan hastalanmış, bunlardan 6’sı ölmüştür.
Olgulardan birinde çiftlikte bulunan, 17’sinde ise pazarlarda satılan
hastalıklı kuşlarla temas söz konusudur. Salgını kontrol altına almak
üzere 3 gün içinde toplam 1.5 milyon kümes hayvanı itlaf edilmiştir.
Böylece dünyanın yeni bir pandeminin eşiğinden döndüğü düşünülmektedir.
1999: Hong Kong’ta iki çocukta kuşlardaki patojenitesi yüksek olmayan
influenzavirus A H9N2 infeksiyonu kanıtlanmış ve her iki çocuk da
iyileşmiştir. Hastalığın geçişinde kümes hayvanlarının rol oynadığı
düşünülmüş; ancak insandan insana geçiş olasılığı üzerinde de
durulmuştur. 1998-1999’da Çin’de başka insan H9N2 infeksiyonları da
bildirilmiştir. 2003: Çin’den yeni dönen Hong Konglu bir baba ve
oğlundan kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) izole edilmiş, hastalanan
baba ölmüştür. Bu iki kişinin nasıl infekte olduğu tam olarak
açıklanamamıştır. Öte yandan adamın kızı da Çin’deyken hastalanarak
ölmüş, ancak bunun H5N1 virusuna bağlı olup olmadığı belirsiz
kalmıştır. 2003: Şubat ayında Hollanda’da kuşlar arasında patojenitesi
yüksek olan H7N7 kuş gribi baş göstermiştir. Daha sonra tavuk çiftliği
çalışanları ve bunların aile bireyleri arasında konjonktivit ve/veya
gripal infeksiyon tablosu biçiminde bir salgın ortaya çıkmış ve bu
salgından etkilendiği düşünülen 260 kişiden 82’sinde kuşa özgü
influenzavirus A (H7N7) infeksiyonu olduğu doğrulanmıştır. Üç olguda
insandan insana geçişle ilgili kanıtlar bulunmuştur. Ayrıca 260 kişiden
6’sının H3N2 virusu yönünden pozitif olduğu gösterilmiş; ancak bunların
hiçbiri aynı zamanda H7N7 yönünden de pozitif olarak bulunmamıştır. Bu
salgın sırasında profilaktik antiviral ilaç almamış ve infekte kuşlarla
temas etmiş olan 57 yaşındaki bir veteriner ARDS tablosundan ölmüştür.
Salgını kontrol altına almak üzere toplam 100 milyon olan kuş
nüfusundan 30 milyonu bir hafta içinde itlaf edilmiştir. 2003: Aralık
ayının ortalarında Hong Kong’da bir çocukta H9N2 infeksiyonu saptanmış
ve çocuk iyileşmiştir. 2003-2005 kuş gribi salgını: 2003 Aralık ayının
ortalarından beri, Güney Kore’den başlayarak Doğu Asya ülkelerinde
tavuk ve ördeklerde görülen patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarının
sayısında artış olduğu bildirilmektedir. Kimi yabanıl kuş türleri ve
domuzlarda da infeksiyonlar bildirilmiştir. Böyle patojenitesi yüksek
kuş gribinin çeşitli ülkelerde aynı zamanda ortaya çıkan salgınlarla
birlikte hızla yayılması, eşine hiç rastlanmadık bir durumdur ve
veteriner tababetin yanı sıra beşeri tababeti de yakından
ilgilendirmektedir. Kümes hayvanları arasındaki bu salgınların kaygı
yaratmasının birkaç nedeni vardır. İlkin, bu salgınların çoğunda “H5N1”
olarak bilinen patojenitesi yüksek suşun belirlenmesi, insan sağlığı
yönünden özellikle kaygı kaynağı olmuştur. H5N1, yakın geçmişte iki kez
tür engelini aşarak insanlarda da ağır ve mortalitesi yüksek bir
hastalığa neden olmuş bir alt tiptir ve şimdi de Vietnam ve Tayland’da
gittikçe artan sayıda insanı etkilemiştir. İkinci ve daha da önemli bir
neden, bugünkü durumun insanlarda yeni bir grip pandemisine yol açması
olasılığıdır. Bir kişi, hem kuş hem insan viruslarıyla aynı anda
infekte olduğu zaman, her iki türe özgü influenzaviruslar, gen değiş
tokuşu yapabilir. İnsan vücudunda gerçekleşen bu gen değiş tokuşu
tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipinin ortaya çıkmasına yol
açabilir ki, bu virusa karşı doğal bağışıklık, varsa bile, ancak çok az
kişi için söz konusu olacaktır. Ayrıca, her yıl halen dolaşımda olan
suşlara karşı ve mevsimlik salgınlar sırasında insanları korumak üzere
hazırlanan kullanımdaki aşılar, böyle tümüyle yeni bir influenzavirusa
karşı etkisiz kalacaktır. Yeni virus yeterince insana özgü virus geni
de içeriyorsa, yalnız kuşlardan insana değil, insandan insana direkt
bulaşma da olabilir. Bu durumda yeni bir grip pandemisinin başlaması
için gereken koşullar da sağlanmış olacaktır. En kaygı verecek durum
ise yüksek mortalitesi olan ağır hastalığın art arda birkaç kez kişiden
kişiye bulaştığının gösterilmesidir. 1918-1919 büyük grip pandemisi
sırasındaki durum böyle olmuştur. 4-6 ayda tümüyle yeni bir
influenzavirus alt tipi ortaya çıkmış ve iki yıl boyunca baş gösteren
çeşitli infeksiyon dalgaları halinde yeryüzüne yayılmıştır. Sonuç
olarak, insan kökenli virustan insanlar arasında replikasyona ve
yayılmaya olanak veren gerekli gen(ler)i almış, ancak farklı bir
hemaglütinin yüzey glikoproteini olan, dolayısıyla insanların
immünolojik olarak yabancı olduğu yeni bir virus her an ortaya
çıkabilir. Bu durumda, tarım ve hayvancılık uygulamaları nedeniyle, çok
sayıda insan, domuz ve kuşun bir arada yaşadığı Uzakdoğu’da ortaya
çıkacağının işaretlerini 20. yüzyılda vermiş olan bir pandeminin
başlaması hiç de sürpriz olmayacaktır. H5N1 infeksiyonu bugüne dek:
Kuşlarda: 2004'ün ilk aylarında kümes hayvanları arasında Çin,
Endonezya, Güney Kore, Hong Kong, Japonya, Kamboçya, Laos, Tayland ve
Vietnam’da saptanmıştır. Güney Kore ve Japonya'daki H5N1 salgınları
kontrol altına alınmakla birlikte, Vietnam, Tayland, Endonezya,
Kamboçya, Laos ve Çin'deki salgınların ne ölçüde kontrol altına
alındıkları belli değildir. Sonra Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE)'ne,
Endonezya (28 Haziran), Vietnam (1 ve 12 Temmuz), ve Çin (6 Temmuz)'den
patojenitesi yüksek kuş gribi (H5N1) bildirimleri yapılmıştır. Bu
salgın sırasında bugüne değin 100 milyonun üzerinde kümes hayvanı ölmüş
ya da itlaf edilmiştir. Salgın, 2004 Mart sonlarına doğru geçici olarak
kontrol altına alınmışsa da Haziran 2004 sonlarında Çin, Endonezya,
Kamboçya, Tayland ve Vietnam'da yeniden baş göstermiş ve Malezya'ya da
sıçramıştır.2005'te ise salgının görüldüğü ülkelere, Çin, Endonezya,
Kamboçya, Tayland ve Vietnam'ın yanı sıra Kazakistan ve Rusya da
eklenmiştir. İnsanlarda: 28 Ocak 2004'ten bu yana (en son 29 Eylül 2005
tarihinde olmak üzere) Vietnam’da 91 olgu laboratuvarda doğrulanmış ve
bunların 41'i ölmüştür. Tayland’da da 17 olgudan 12’si ölmüştür.
Kamboçya'da hepsi, Endonezya'da ise üçü fatal olarak sonlanan dörder
olgu saptanmıştır. Bu olguların çoğunun infekte kuşlarla veya bunların
çıkartılarının kontamine ettiği yüzeylerle temas sonucu geliştiği
düşünülmekle birlikte böyle bir temasla açıklanamayan aile içi olgular
da bulunmaktadır. Vietnam’daki olgulardan izole edilen H5N1
viruslarının genetik dizisi incelenerek tüm genlerin kuşa özgü virusa
ait olduğu ve henüz insana özgü influenzavirus genlerinin edinilmesinin
söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Güney Kore ve Vietnam’daki suşlar
arasında küçük genetik farklılıklar saptanmıştır. Vietnam’daki insan
kaynaklı H5N1 suşlarının M2 inhibitörlerine (amantadin ve rimantadin)
dirençli olduğu bulunmuştur. Nöraminidaz inhibitörleri (oseltamivir ve
zanamivir) ile ilgili bir direnç bildirilmemiştir. Bugün için H5N1
virusunun insandan insana etkin bir biçimde bulaştığına ilişkin bir
bulgu yoktur. WHO ekipleri, Vietnam ve Tayland’da hükümetlerin insandan
insana bulaşmayı en erken dönemde belirlemek için gereken çalışmalarına
destek vermektedir. WHO Global Influenza Surveillance Network
laboratuvarlarında son salgında elde edilen insan ve kuş virusları
üzerindeki çalışmalar acilen başlatılmıştır. Bu çalışmaların halen
dolaşmakta olan H5N1 suşunun nereden kaynaklandığını ve ne gibi
özelliklerinin olduğunu, bir ölçüde de olsa, ortaya koyması
beklenmektedir. Öte yandan 2004'te Tayvan’daki salgından sorumlu olan
H5N2’nin kuşlar için patojenitesi yüksek değildir ve insanda hastalığa
neden olduğu hiç gösterilmemiştir. Pakistan’dan bildirilen salgın da
H5N1 değil, H7 ve H9 suşlarına bağlıdır. Şubat 2004’te kümes hayvanları
arasında patojenitesi düşük olan H7N2 alt tipine bağlı bir kuş gribi
salgını da ABD’nin kuzeydoğusundaki Delaware eyaletinde çıkmıştır.
Pennsylvania ve New Jersey eyaletlerinde de patojenitesi düşük kuş
gribi viruslarına bağlı salgınlar görülmüştür. Son olarak 20004'ün
Mayıs ve Haziran aylarında Texas'ta ortaya çıkan salgından sorumlu olan
H7N3 suşunun da patojenitesinin düşük olduğu bildirilmiştir. 2004'ün
Mart ayında Kanada'nın British Columbia eyaletinde baş gösteren ve kısa
sürede kontrol altına alınan kuş gribi salgınından sorumlu H7N3 suşunun
yüksek patojenite göstermesi ise olağandışı bir durumdur. Bu salgın
sırasında insanda ortaya çıkmış ve oseltamivir ile tedavi edilen iki
konjonktivit olgusu bildirilmiştir. Ancak patojenitesi düşük bir suşla
oluşturulsa bile, kuşlardaki bütün kuş gribi salgınlarının ivedilikle
kontrol altına alınması son derecede önemlidir. Başlangıçta
patojenitesi düşük olan kuşa özgü kimi influenzavirus suşları, kümes
hayvanı toplulukları arasında dolaşmalarına olanak tanındığında,
mutasyonla patojenitesi yüksek bir suş halini alabilirler. 1983–1984’te
ABD’deki salgında, önce düşük bir mortaliteye neden olan H5N2 virusu,
altı ay içinde yüksek patojenite kazanarak %90’lık bir mortalite
göstermiştir. Benzer biçimde 1999–2001’de İtalya’daki salgında
başlangıçta patojenitesi düşük olan H7N1 virusu, 9 ay içinde mutasyon
geçirerek patojenitesi yüksek bir duruma gelmiştir. Korunma ve kontrol:
Kuş gribini kontrol altına almak için hastalıklı ve temaslı kuşları
imha edip bunları uygun bir biçimde ortadan kaldırmak, çiftlikleri
karantinaya almak ve buralara çok sıkı bir biçimde dezenfeksiyon
uygulamak gerekir. Virus 56°C’de 3 saatte, 60°C’de 30 dakikada
etkinliğini yitirmektedir; formalin ve iyot
Referans : Wikipedia, Özgür Ansiklopedi
*
Light Sigaralar Light
sigaraların, insan sağlığına daha fazla zarar verdiği öne sürüldü.
Sigarayla Savaşanlar Vakfı Başkanı Ubeyd Korbey, �light� sigaraların,
insanları daha kolay öldürmek için kurulmuş bir tuzak olduğunu iddia
etti.
Korbey, light sigara tercih edenlerin üçte birinden
fazlasının sırf sağlıklarından endişe ettikleri için marka
değiştirdiğini, ancak bunların light sigaranın tehlikesinden haberdar
olmadığını söyledi. Korbey, şöyle konuştu: �Light sigaralarda katran
inceltilmiş ve diğer sigaralara göre daha az var. İçilen sigaralarda
katran inceltilmiş olduğu için katranın vücuda alınması daha kolay hale
geliyor. Böylece ister light olsun ister normal olsun, içine çekilen
nefeslerde alınan katran miktarı aynı. Yani katrandaki azalma ya da
artma, vücuda alımda çok farketmiyor. Katranın ilginç bir özelliği de
vücuda alınan zehirli maddeleri tutuyor. Katran "light"ta inceltilmiş
olduğu için bu özelliği de azalıyor.�
Korbey, normal
sigaraların ağzı ve boğazı tahriş ettiği için artık bırakıldığını, onun
yerine light sigaraların tercih edildiğini kaydederek, light
sigaraların, insanları daha kolay öldürmek için kurulmuş olan bir tuzak
olduğunu söyledi.
Light sigara içiminin, katran incelmiş
olduğu için dumanın ciğerlere tam dolmasına neden olduğuna dikkat çeken
Korbey, şunları iddia etti: �Light sigara insanların daha fazla sigara
içmesine ve daha fazla bağımlı olmasına sebep olmaktadır. Dumanın tam
ciğerlere dolması, katranın zehirleri tam tutamaması gibi olumsuzluklar
bir araya gelince, nikotin, arsenik (fare zehiri), likid gaz, DDT
(haşere ilacı), tiner, hidrojensiyanür gibi 4 bin değişik zararlı madde
de vücuda daha kolay alınıyor� şeklinde konuştu.
Korbey, light
sigara içimi ile zararlı maddelerin alım oranının, diğer sigaralardaki
alım oranından %50 daha fazla olduğunu kaydederek, �Light sigaraların
üstündeki etiketin bir anlamı yok. Sadece insanları kandırıp
ceplerindeki paraları almayı amaçlıyorlar. dedi.
*
Nefes darlığı Nefes
darlığı, hastanın güçlükle nefes alıp vermesi halidir. Nefes darlığı,
sübjektif olarak duyulan rahatsız edici bir duyudur. Hasta soluma
eforunun arttığını duyar. Nefes darlığına "zorlu solunum" demek de
mümkündür. Normal bir insanın alışkın olduğundan fazla bir iş yaparken
fazla solunum gereksinmesi (hiperpe) bir nefes darlığı değildir. Her
kişinin bir iş kapasitesi vardır. Bunu aşınca normalden daha derin ve
daha hızlı solumaya başlar. Özellikle hareketsiz bir hayat yaşayanlar,
yaşlılar, şişmanlar ve kadınlar küçük bir eforla daha fazla solunum
gereksinmesi ile karşılaşırlar. Bunları nefes darlıkları arasına
katmamak gerekir. Kısacası dispne bir hastalık halidir. İstirahat
halinde bir şahsın bir dakikada soluduğu hava (dakika solunum hacmi),
zorlu şekilde bir dakikada soluduğu havanın (maksimum solunum
kapasitesi) 1/3 ünden azdır. Bu oranın büyümesi, yani solunum yedeğinin
azalması, dispneye neden olur.
Dispneye neden olan başlıca hastalıklar ve nedenler şunlardır:
1-HİPERVANTILASYONA (SOLUNUM ARTIŞI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE Anemi Karbonmonoksid zehirlenmesi Methemoglobinemi Sulfhemoglobinemi Oksijen basıncının düşmesi Ateşli hastalıklar Hipertiroidi Asidoz 2-HİPOVANTILASYONA (SOLUNUM AZALMASI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE Aşırı şişmanlık Diyafragma inişinin engellenmesi Diyafragma hernileri Solunum kasları yetersizliği Solunum merkezi baskılanması Göğüs deformitelerl Ankllozan spondilit 3-HAVA YOLLARINDA TIKANMAYA BAĞLI DİSPNELER Farinks ve larinks hastalıkları Retrofarenjeal abse Farinks tümörü Yabancı cisim, yapışkan balgam Akut larenjit, difteri Kronik larenjit Larlnks spazmı, allerjik ödem Larinks tümörü Travma Ses telleri felci Larinks, trekea ve bronşların sıkıştırılması Guatr Aorta anevrizması, vasküler halka Mediasten tümörleri, adenomegalilerl Özofagus kanseri Bronş kanseri Bronş stenozu 4-AKCİĞER HASTALIKLARINA BAĞLI DİSPNELER Akut bronşit Bronkopnömoni Kronik bronşlt Aınfizem Bronşial astma Bronşektazl Atelektazi Absorpsiyon atelektazisi Dıştan baskı ile atelektazi Bronş kanseri Bronşioler kanser Akciğerlere kanser metastazı Pnömoniler Pnömokok pnömonisi Stafiokok pnömonisi Streptokok pnömonisi Friedlaender pnömorıisi Pseudomonas pnömonisi Influenza pnömorıisi Diğer virus pnömonileıi Mikoplasma pnömonisi Psittacosis pnömoms: Q ateşi pnömorüsi Tüberküloz Prı~monisi Mikotik pnömoniler Allerjik alveolit Aspirasyon pnömonisi (Mendelshon sendromu) Löffler sendromu Akciğer emboli ve infarktüsü Multiple Akciğer Embolisi İnterstisyel akciğer hastalıkalrı ve yaygın fibroz Pnömokonvozlar Antrakoz Silikoz Berilloz Akciğer sarkoidozu Lymphangitis cartinomatosa ve alveoler karsinoma Milyer tüberküloz Akciğerlerin mantar infeksiyonları Histoplasmosis Coccidioidomycosis Blastomycosis Nocardlosis Cryptococcosis Torulosis Actinomycosis Aspergillosis Moniliasis Kollajen hastalıklar Polyarteritis nodosa Romatoid artrit Sistemik eritemli Lupus Skleroderma Diğer akciğer fibrozları Radiasyon fibrozu Idiopatik pulmoner fibroz Pülmoner alveoler proteinoz Pülmoner alveoler mikrolitiaz 5-PLEVRA HASTALIKLARINDA DİSPNE Pnömotoraks Plevra boşluğunda sıvı 6-KARDİAK DİSPNE Efor dispnesl Kardiak astma Akut akciğer ödemi Periyodik solunum 7-NON-KARDİYOJENİK AKCİĞER ÖDEMİ 8-PSİKOJENİK DİSPNE
Kaynak : Semptomdan Teşhise
*
Nezle Burun
içindeki ince zarın, üst solunum yollarının virütik iltihaplanmasıdır.
Nezle bulaşıcıdır. Hastada burun akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, baş
ağrısı, öksürükbazen de ateş görülür. 1-15 gün devam eder. İyi tedavi
edilmezsemüzminleşir. Tedavinin ilk şartı istirahat etmek ve kalabalık
yerlerdenuzak kalmaktır.
Soğuk algınlığı, coriza olarak da
bilinen, solunum sisteminin en yaygın hastalığı. Çok çeşitli virüsler
bu hastalığa sebep olurlar. Rinovirüsler, adenovirüsler, ekovirüsler,
koksaki virüsler, infleuenza virüsleri ve mikoplazma mikropları
bunların başlıcalarıdır. Bu virüslerin de kendi aralarında tipleri
vardır. Meselâ rinovirüslerin 100 tipi vardır. Hasta olmakla birine
karşı kazanılan bağışıklık diğerlerine tesir etmemektedir. Bu sebeple
şahıslar mütemâdiyen nezleye yakalanırlar. Hastalığa hazırlayıcı
faktörler pek önemli kabul edilmez. Soğukta kalma, bâdemciklerin büyük
olması, allerji ve kötü kokuların koklanması ancak hastalığın ortaya
çıkışını kolaylaştırır. Hastalık, virüsün vücûda alınmasından 18-48
saat sonra başlar. Hasta âniden, boğazda kuruma, hapşırma ve sulu burun
akıntısıyla yorgunluk hisseder. Bebek ve çocuklarda çoğunlukla ateş
olur fakat, yetişkinlerde bu durum pek görülmez. Akıntı, bütün burun,
boğaz farenksi ve larinksi rahatsız eder. Koku ve tad duyusu bozulur,
baş ağrısı yanında sırt ve bacak ağrıları vardır. Hastalık ilerlerse
tablo daha da kötüleşir veya burun-boğaz ve sinüsleri, diğer
mikropların üremesi için uygun hâle getirdiğinden, orta kulak iltihabı,
sinusit, farenjit, larenjit gelişebilir. Hastalığın önemi, kızamık,
difteri, farenjit, menenjit, boğmaca gibi hastalıkların ilk
dönemleriyle karşılaşabilmesidir. Önem verilmeyen bir nezle, eğer bu
hastalıkların başlangıç devriyse, hasta için hiç de iyi bir netîce
alınmaz.
Nezle umûmiyetle 4-10 gün devam eder ve kaybolur. Bu
arada, destekleyici tedâvi yapmak hasta lehinedir. Halk arasındaki,
“ilâç alırsan bir haftada, ilâç almazsan yedi günde geçer.” sözü ilmî
bir açıklama değildir. Çocuklarda yatak istirahati, ateş düşürme,
akıntıyı arttırıcı tedâvi muhakkak yapılmalıdır. C vitamini her ne
kadar modern tedâvide tavsiye edilmezse de, akıtıcı özelliğinden dolayı
kullanılabilir. Boğaz pastilleri, hiç kıymeti olmamakla birlikte,
ihtivâ ettikleri maddelerden dolayı allerjik tesir de yapabilirler.
Etkileri psikolojiktir. Bol miktarda sıvı alınmalıdır. Portakal ve
diğer meyve suları, sıvı alımını temin ettikleri için faydalıdır. Burun
tıkanıklığı için, fizyolojik serum, tuzlu su veya efedrinli damlalar
kullanılmalıdır. Boğaz kuruluğu ve yanması için, yarım kaşık tuz, yarım
bardak ılık suya konulup gargara yapılır. Çok çeşitli tipleri
olduğundan aşıları yapılabilir fakat uygulanamaz. Çünkü her sene salgın
yapan virüs, değişik olmaktadır.
Frengi nezlesi: Coriza
sifilitika denilen bu nezle, frengili annenin kanında bulunan frengi
mikrobunun, karnındaki çocuğa geçmesi ve onu da hasta yapması
netîcesinde; doğumdan sonra ilk günlerde başlayıp 6-8 hafta devam eden
bir nezledir. Burun mukozasında bir iltihap vardır. Burun deliklerinden
kanlı, cerahatli, kokulu bir ifrâzât gelir. Kuruyan kabuklarla burun
tıkandığında teneffüs ederken husûsî bir ses çıkar. Burun direğini
delerek veya tahrip ederek “semer burun” denilen frengiye has sayılan
bir burun şekli meydana getirir. Küçük yaşlarda ölümle sonuçlanabilir
*
Nikotin Nikotin, dünyadaki en yaygın suistimal edilen üç maddeden biridir. En çoktütün yapraklarından çıkarılan, renksiz, açıkta bırakılınca havadan oksijen alarak esmerleşen,bitki
hastalıklarıyla mücâdelede bitkileri saran dış asalakları öldürmek için
de kullanılan, 247 derecede kaynayan ve 1.033 yoğunluğunda çok zehirli
bir alkaloit (C10H14N2). Organik kimyâda 3 - (1 metil - 2-pirolidil)-
piridin ismiyle bilinen, piridin tipindeki alkoloitlerin en önemli
üyesi. Nikotin ham nikotin veya nikotin sülfat hâlinde, tütünden buhar
destilasyonuyla veya trikloretilen gibi bir çözücü ile ekstrakte
edilerek elde edilir. Etil nikotinat ve 1 - metil-pirrolidon kullanarak
sentetik DL - nikotin elde edilir.
Amerika’nın keşfinden sonraAvrupa’ya
ve tüm dünyaya yayılmıştır. Başta bahçelerde estetik amaçli olarak ve
tıbbi amaçlarla kullanılırken 1800’lerden sonra geniş halk kesimleri
tarafından kullanılmaya başlanmıştır.
Nikotinia ailesi
bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde tüttürülerek
veya ince kıyılmış tütünü emerek nikotin kullanılır. Normal bir sigara
20 mg. nikotin bulundurmasına karşın yanarak içildiğinden 1-1.5 mg.
nikotin alınır.
Tütün ve ürünleri dünya sağlığınının bir
numaralı tehlikesidir. Her sene sadece ABD’de 350 bin kişi ölmekte, 22
milyar dolarlık sağlık harcamasına, 43 milyar dolarlık işgücü kaybına
yol açmaktadır. Sigaradan ölenler aşağıdaki nedenlerden ölenlerin
toplamından fazladır: AIDS, kokain, eroin, alkol, yangın, trafik
kazası, cinayet ve intihar.
Nikotin'in MSS (merkezi sinir
sistemi) ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan
etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan sonra , öfori, uyanıklık,
hafıza ve dikkatin artması ve sıkıntıdan kurtulma gibi etkiler oluşur.
Ama aynı zamanda nikotinin kendisi de gerginlik yaratmaktadır.
Nikotinin etkilerine karşı tölerans gelişir ve ilk sigara kullanırken
oluşan etkiler oluşmaz. En kuvvetli psikolojik bağımlılık yapan
maddelerdendir ve bırakanların yüzde doksanı ilk altı ayda sigara
kullanmaya başlarlar. Sigaranın iştah kesici etkisi vardır ve sigara
kullananlar normal kilolaların 2-3 kilo altına düserler.
Sigaraya bağlı yan etkiler:
Genelde
üst solunum yollarında kanserojen etki, damarları büzme etkisinden
dolayı ise kalp dolaşım sisteminde problemler oluşturuyor. Yüksek
tansiyon, kalp krizi riskinin 20 kat artması, kalp durması, koroner
arter hastalığı, hamilelikte kullanımda erken doğum, düşük doğum
ağırlığı, düşük oluşturduğu bilinmektedir. Ayrıca ağız, damak, gırtlak
kanserlerinin %90’ından fazlası sigaraya bağlı olup, akciğer kanseri
olanlarda birinci sıra sigara kullananlarındır.
*
Pnömoni Akciğer dokusunun ve terminal hava yollarının infeksiyonudur.
Nedenleri
Pnömonilere bakteriler neden olmaktadır. Bakteriler başlıca 4 yolla akciğerlere ulaşırlar:
Bakteri bulaşmış ağız sekresyonlarının aspirasyonu ile;
Bakterilerin havadan solunması ile;
Kanda bakterilerin çoğalması sonucu;
Akciğerlere direk yayılma ile Tedavi Şekilleri
Pnömoniye
neden olan bakteri veya bakteriler antibiyogram sonucu belirlenmiş ise
bu bakterilere etkili, akciğer dokularına iyi nüfuz eden bir
antibiyotik ile tedavi sağlanır.
Pnömoniye neden olan bakteri
veya bakteriler belirlenememiş ise olası bakterilerin tümüne etkili bir
antibiyotik ile tedavi sağlanır.
Kime Başvurmalı
Ateş
Üşüme-terleme
Öksürük (Kuru veya balgamlı)
Nefes darlığı
Hızlı solunum
Göğüs ağrıları, kas ağrıları gibi belirtiler hissettiğinizde
göğüs hastalıkları uzmanı hekime, dahiliye uzmanı hekime, infeksiyon
hastalıkları uzmanı hekime ya da pratisyen hekime danışabilirsiniz.
*
Pnömotoraks Mide
çıkışı tıkanması, sindirilen gıdaların mideden ince barsağa geçtiği
yerde meydana gelen tıkanmadır. Mide çıkışı tıkanması, yeni doğmuş
yaklaşık 150 erkek bebekte 1 ve 750 kız bebekte 1 gibi oranla etkili
olur. Bu şekilde doğan bebeklerden takriben %15 inin ailesinde kusurlu
geçmiş olmasına karşın, asıl neden bilinmemektedir.
Bebeğiniz
mide tıkanması ile doğmuş ise, semptomlar genellikle bebek 2 ve 3
haftalık olduğu zaman başlar, ilk semptomlar, yenen gıdaların
çıkarılması ve her ne kadar gerçek kusma kadar güçlü değilse de, kusma
gibi ortaya çıkar. Nadiren, kusma ile birlikte kan da gelir. Kusma
tipik olarak beslenme esnasında ya da beslenmeden kısa birsüre sonra
meydana gelir; fakat saatlerce sonra da ortaya çıkabilir. Kustuktan
sonra bebek tekrar kendini aç hisseder ve beslenmek ister.
Mide
çıkışı tıkanması olan bebek, barsaklarına çok az yiyecek geçtiği için,
çok az dışkılar. Bir süre sonra bebek kilo ve su kaybetmeye başlar.
Bebeğin gözleri içine çöker ve yanakları kırışır. Bu görünümü ile bebek
yaşlı bir insan gibi görünür. Mide çıkışı tıkanması olan bebek,
rahatsız görünebilir fakat büyük bir acı çekiyor gibi görünmez.
Mide
çıkışı tıkanması genellikle fiziksel muayene, bebeğin nasıl
beslendiğinin öğrenilmesi ve karın bölgesinin muayenesi esnasında mide
kapısı bölgesinde sorun olduğunun belirlenmesi neticesinde teşhis
edilir. Eğer böyle bir sorunlu bölge hissedilemez ise, ultrasonografik
muayene yapılabilir. Mide çıkışı tıkanması ile doğmuş bir bebek
damardan sıvı gıda verildikten sonra mümkün olan en kısa zamanda
ameliyat edilmelidir.
Ameliyattan 6 saat sonra bebeğiniz
ağızdan beslenmeye başlayacaktır, verilen gıda miktarı yavaş yavaş
artırılmalıdır. Çoğu bebekler ameliyattan 2 gün sonra taburcu
edilebilirler.
Mide çıkışı tıkanması olan bir bebeğin iyileşme
süresi, teşhisin ne kadar erken yapıldığı ve bebeğin genel durumuna
bağlı olarak çok kısa sürede gerçekleşir. Ameliyat nedeni ile ölüm %1
den daha azdır.
*
Sigarayı Bırakınca 20 dakika sonra tansiyon ve nabız normale döner.
8 saat sonra vücut kendini yenilemeye başlar. Kan oksijeni normal düzeye çıkar.
24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar. 1 yıl sonra yarıya düşer.
48 saat sonra duyu organları iyi çalışmaya başlar. Tat ve koku duyusu düzelir. Cilt kendini yeniler.
72 saat sonra akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar.
2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme, merdiven çıkma gibi)
1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları riski azalır. Öksürük, nefes darlığı düzelir.
5
yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski %50 azalır.
Pankreas, mesane, rahim kanseri, sindirim sistemi ülseri riski azalır.
Sigara,
gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum
riski ve düşük doğum riski, içmeyenlerdeki düzeye iner.
Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner.
*
Sigarayı Bırakmanın 7 Yolu Yalancı Nikotin Terapisi
Sigaradan
uzak kalmak için bugüne kadar bulunmuş en etkili farmakolojik
yöntemlerden biri. Piyasada bulunan nikotin bantları ve çikletler
değişik dozlarda alınıyor. Temel prensip, nikotine alışmış olan
organizmanın bağımlı olduğu etkin maddeyi alternatif kaynaklardan
sağlamak, böylelikle sigarayı bırakırken yaşanacak sancıları
hafifletmek. Başarı oranı; %8-16.
Davranış Terapisi
Bilimsel
açıdan en çok denenmiş yöntem. Sigaraya karşı geliştirilen ilaçlarla
birlikte uygulanabiliyor. Buradaki amaç, tiryakinin baştan çıkmasını
kontrol altında tutmak. Özellikle grup terapileri çok yararlı.
Tiryakiler alternatif meşguliyetlerle motive ediliyor. Her geçen gün
içilen sigara miktarı biraz daha azaltılıyor ve 4-6 hafta sonunda
tamamen bırakılıyor. Ardından 4-6 haftalık bir seans daha başlıyor.
Başarı oranı; bir yıl sonra %40-60.
Antinikotin Hapı
Reçeteyle
verilen ilk ve tek ilaç, Zyban. Beyindeki bağımlılık merkezinde uyanan
isteği bastırıyor. İlk üç gün birer tablet alınıyor, sonra dozaj günde
iki tablete çıkarılıyor, sigara tüketimi azalıyor. Dünya çapında 5
milyon tiryaki bu yöntemi denedi. Bu ilaç şu anda sadece ABD, Kanada ve
Hollanda'da piyasada bulunuyor. İlacı deneyenlerin %30.3'ü, bir yılın
sonunda sigarayı tamamen bıraktı. Günlük tek tablet bir paket sigara
fiyatına maloluyor.
Hipnoz
Uzmanlar, terapi uygularken
tiryakiyi transa geçiriyor, bilinçaltına ulaşıyor. Önce sigara içme
nedenleri analiz ediliyor. Hipnoz terapistleri, genelde sigarayı kötü
duygu uyandıran nesnelerle özdeşleştirerek tedavi uyguluyorlar (örneğin
ağızda kül tadı bırakmak gibi), böylece bu olumsuz mesaj, hastanın
belleğine yerleşiyor. Bu arada, sigara içmeden yaşamakla ilgili olumlu
mesajlar da yerleştiriliyor. Başarı oranı, kontrollü araştırmalara göre
%30. Ancak bazı uzmanlar %80 gibi yüksek bir rakam da veriyor.
Allen Carr
Bestseller
yazarı Alan Carr, kitaplarında ve verdiği kurslarla sigarayı yavaş
yavaş bıraktırıyor. Carr'ın "Easyway-Methode" unu (kolay yol yöntemi)
uygulayan tiryaki, kurs sırasında kendi belirlediği bir tarihte
sigarayı bırakmaya karar veriyor.
Kurs yöneticisi, sigarayla
ilgili bütün mitosları çürütüyor, ancak sigaranın sağlık üzerindeki
zararlı etkileri konusunda hiçbir şey söylenmiyor. Tiryaki, sigarayı
değersiz bir şey olarak görmeye başladıktan sonra canı içmek de
istemiyor. Seminer, altı saat sürüyor. Başarı oranı; personeline Alan
Carr kursu veren IBM'in verilerine göre %50.
Bıkkınlık Yöntemi
Tiryakinin
artık yeter diyerek, tamamen kendi iradesiyle bir gün içinde sigarayı
bırakmasına, uzmanlar "son nokta yöntemi" adını veriyor. Bu kişiler hiç
kimsenin yardımı olmadan sigarayı bırakıyor. Ancak dost ve akrabanın
yardımı halinde, başarı oranı artıyor; %80'i bulabiliyor.
Akupunktur
Eski
Çin öğretisine göre akupunktur uzmanı, kulaktaki bağımlılık noktalarına
üç iğne batırıyor. Bu iğneler, bir süre burada kalıyor. Bu işlemden
önce terapist, iğnenin küt ucunu kullanarak, en duyarlı bölgelerin
genel durumunu tespit ediyor.
Bu yöntem sayesinde tiryakinin
sigaraya duyduğu iştah azalıyor. Kimileri iğnelere çok çabuk tepki
veriyor, kimilerinde ise hiç işe yaramıyor. Başarı oranı; terapistlere
göre %50. Ancak, Amerikan Ulusal Sağlık Kurumu'na göre akupunkturun
kesin etkisi henüz ölçülebilmiş değil.
*
Solunum sistemi
Solunum Sistemi | Solumak,
hayatta kalmak için temel ögelerden biridir. Vücutta birikmiş olan
karbondioksitin atılması, bunun yerine, oksijen alınması işlemine
solunum adı verilir.
Solunumun temel organıakciğerlerdir.
Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte
süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde siyahlaşmış
bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da
sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.
Akciğerler göğüs boşluğunda yer alır, yan ve arka taraflarındankaburgalara,kaslara vekıkırdaklara
bağlı durumdadır. Göğüs boşluğunun alt kısmında yer alan ve kaslardan
oluşmuş diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayırırken, solunuma
da büyük katkılarda bulunur.
Sağ akciğer üç bölümden (loblar) oluşurken, sol akciğer, bir kenarında kalp yer aldığı için iki lobdan oluşur.
Solunum sırasındahava ağız ve burundan girer. Boğazın arka kısmından (farenks), hançereden (larenks) vesoluk
borusundan (trakea) geçer. Soluk borusu göğsün orta kısımlarına
ulaştığında iki dala ayrılır (ana bronşlar). Bunlar da ağaç dalları
gibi dallara ayrılır. Uç kısımdaki ince nefes boruları, bronşiyol adını
alır. En ince bronşiyollerin ucundaalveol adı verilen ince elastik torbacıklar yer alır.Kan, ince damarlarla alveollere ulaştırılır veoksijenle,karbondioksitin alışverişi burada yapılır. Ciğerlerde ortalama olarak 300-350 milyon civarında alveol bulunur.
Havanın ciğerlere giriş çıkışında kaburgalar arasında yer alan kaslarladiyafram
görev almaktadır. Akciğerlerin üzerinde iki tabakalı zar bulunur. Bu
zarlardan biri akciğerin dış yüzüne, diğeri de göğüs duvarının iç
yüzüne yapışıktır. Aralarında hafifçe kayganlaştırıcı bir madde
bulunur, ancak aralarında hava yoktur. Nefes alma sırasında göğüs
duvarında ve kaburgaların arasında yer alan kaslar kasılarak
kaburgaları yukarı ve dışa doğru çeker, diyafram da kasıldığında
aşağıya karın boşluğuna doğru ilerler. Bu işlemlerin sonucunda göğüs
boşluğu genişlemiş olur. Bu, hareket, süngersi bir yapısı olan
akciğerlerin de genişlemesine neden olur, böylece soluk borusundan hava
alveollere kadar ulaşır. Karbondioksitle oksijen değişimi
tamamlandıktan sonra kaslar gevşeyerek göğüs duvarını eski haline
döndürür. Akciğerlerin hacmı da azaldığı için içindeki hava dışarı
çıkar. Her seferinde 1-1.5 litre civarında bir hava ve dakikada 12-15
kez solunumla vücudun oksijen gereksinimi karşılanmış olur. Efor
harcaması sırasında vücudun oksijen gereksinimi artacağı için solunum
hacmının ve dakikadaki solunum sayısının artması doğaldır.
Solunum sistemi ve amacı
Solunumda gâye, canlının aralıksız oksijen alması ve karbondioksit vermesidir. Bâzıtek hücreli canlılar ( anaerobik bakteriler ve bazıparazitler) dışındaki bütünbitki vehayvanlar
yaşamak için oksijene muhtaçtırlar. Oksijen canlılarda farklı yollardan
temin edilmektedir. Canlıda teşekkül eden karbondioksitin fazlası da bu
yollardan uzaklaştırılır. Canlı hücreyle bulunduğu ortam arasında gaz
alış-verişi (oksijen ve karbondioksit), daima gazların hücre zarından
içeri veya dışarı geçişiyle olur. Tek hücreliler dış ortamla doğrudan
doğruya temas halinde olduklarından, oksijen alma ve karbondioksit
verme kolaylıkla yapılır, dolayısıyle özel bir solunum cihazına
ihtiyaçları yoktur.
Suda yaşayan çok hücreli fakat yapısı
basit olan bâzı basit yapılı hayvanlarda, (deniz anasında) özel bir
solunum sistemi yoktur. Zîrâ bu hayvanlarda vücudun iç hücreleri dahi
oksijen taşıyan ortamdan, yâni sudan uzak değillerdir.
Bâzı hayvanlarda oksijen deri yoluylakılcal damarlara geçer.Kurbağalarda
olduğu gibi, diğer çok hücrelilerde vücut kitlesi arttıkça, vücûdun iç
tarafında bulunan hücrelerin solunumu bir problem meydana getirmiştir.
Böylece oksijeni vücûdun her hücresine götürecek ve karbondioksiti
buradan uzaklaştıracak özel solunum sistemleri vardır.
Biyolojik
yapısı üstün olan canlılarda, yâni insanlar ve memeli hayvanlarda
solunum, dış solunum ve iç solunum olmak üzere ikiye ayrılır. Dış
solunum deyince, dış ortam ile akciğer kılcal damarlarının kanı
arasındaki gaz alış-verişi ve iç solunum deyince, vücuttaki diğer
kılcal damarların kanı ile dokular arasındaki gaz alış-verişi ve aynı
zamanda hücre içindeki oksidasyon olayları anlaşılır. Gerek iç, gerekse
dış solunumda oksijen alınır, karbondioksit verilir. Solunum sistemi,
dış solunumu yürüten sistemdir, yâni bedenin dış ortamla gaz
alış-verişini sağlamak ve düzenlemekle yükümlüdür. Görevini dolaşım
sistemi ve kanla birlikte meydana getirir.
Solunum sistemi;
havayı dış atmosferden gaz alışverişinin yapıldığı yüzeye ileten
solunum yolları, göğüs boşluğu içindeki bu yolların bir kısmıyla
berâber, gaz alış-verişiyle ilgili birçok hava keselerinden yapılmış
akciğerler ve bu organların işlemesini ve düzenlenmesini sağlayan
plevra, solunum kasları ve sinirlerden ibârettir.
Solunum yolları; burun boşluğu, yutak (farinks), gırtlak (larinks), ana nefes borusu (trakea), bronşlar ve bronşcuklardır.
Solunum
sistemi, burun boşluğu ile başlar, burun boşluğu çok damarlı mukoz
zarla örtülüdür ve duvarında konka adı verilen bir takım çıkıntılar
vardır. Burun boşluğunda konkaya çarparak geçen havanın ısısı, vücut
ısısına getirilir ve kuru ise nemlendirilir. Hava soluk alma esnâsında
burun boşluğundan geçerken, içinde bulunan yabancı cisimlerden de
temizlenir. Bu temizleme işlemi şu mekanizma ile olur. Hava konkalara
çarpınca yön değiştirir, bu sefer harekete devam eden hava burun
boşluğunun duvarına çarpar ve mukoz sıvı içinde tutulurlar. Solunum
havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi işinde mekanizma o kadar
etkilidir ki, beş mikrondan daha iri cisimler akciğerlere doğru
geçirilmezler. Şâyet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar
daha sonraki solunum yollarında tutulurlar. Burundan sonra gırtlak
gelir. (Bkz. Gırtlak)
Nefes borusu (trakea), açıklığı arkaya
bakan at nalı biçiminde yaklaşık 16-20 kıkırdak halkasından
yapılmıştır. Kıkırdak halkalarının uçları birbirlerine kasla
bağlıdırlar, kıkırdaklar arası destek dokusu ile doludur. Böylece nefes
borusunun ön ve yan duvarları katı yapılı, arka duvarı yumuşak gevşek
yapılıdır, bu şekilde boşluğu devamlı açık tutulan bir tüptür. Yaklaşık
25 cm uzunluğundadır. Kesit yüzeyi 2,5 cm2 olup, yanlama çapı ön-arka
çapından 1/4 oranında daha geniştir. Solunum hareketleri sırasında, hem
çapı hem uzunluğu değişir.
Nefes borusunun boşluğu tüylü
epitel ile örtülmüştür. Burada bulunan bezlerin salgıları ve tüyler,
burun boşluğunu geçebilen tozları ve diğer yabancı cisimleri tutarak
akciğerlere girmesini önler. Epitel tüyleri yönleri ağıza doğru olmak
üzere, hep beraber koordineli bir şekilde ve dalgalar hâlinde hareket
ederek, üstlerini kaplayan hava yollarının salgılarını ve içinde
tutulmuş olan yabancı cisimleri ağıza doğru iterler ve balgam şeklinde
dışarı atılmasını sağlarlar.
Nefes borusu alt ucunda 70
derecelik bir açı ile sağ ve sol ana bronşlara ayrılır. Sağ ana bronş
nefes borusunun hemen devamı hâlindedir, nefes borusundan 25 derecelik
bir açı yapar. Sol ana bronş ise 45 derecelik bir açı yapar. Sağ ana
bronş 1,5-2 cm uzunlukta, 12-16 mm genişlikte, sol ana bronş 5 cm
uzunlukta, 10-14 mm genişliktedir. İki ana bronşun toplam çapı nefes
borusundan büyüktür. Solunum yolları ana bronşların akciğerlere girip
burada birçok dallanmalarla gaz alış-verişinin yapıldığı alveollere
kadar uzanır. Akciğerler kan-hava arası gaz alış-verişlerinin yapıldığı
organlardır. (Bkz. Akciğerler)
Akciğerlerde gaz alış-verişinin
meydana geldiği kısım alveol denilen hava torbacıklarıdır. Dolayısiyle
duvarlarını alveollerin meydana getirdiği, alveol keseleriyle birlikte
duvarlarında alveollerin bulunduğu alveol kanalları ve solunumla ilgili
bronşcuklar, gaz alış-verişiyle görevlidirler. Bu yapılardan önceki
terminal bronşcuklara kadar olan hava yolları ise alveolleri
olmadığından, sâdece hava iletimiyle ilgilidirler, bunlara iletken hava
yolları denir. Terminal bronşcuktan sonra gaz alış-verişinin yapıldığı
akciğer bölümüne solunumla ilgili birimler denir. Her akciğer labülü
3-5 solunumla ilgili birimden yapılmıştır. Solunum sırasında alınan
havanın hepsi bu birimlere ulaşmaz, bir kısmı gaz alış-verişi
yapılmayan, yâni iletken hava yollarında kalır ki buna ölü boşluk
havası denir.
Alveollerin etrafı kılcal damarlar tarafından
kafes gibi sarılmıştır. Kılcal damarlardaki kanla alveol içi hava
boşluğu 0,5 mikron kalınlığında bir zarla ayrılmıştır. Zarın bir
yüzünde alveolün yassı epitel hücreleri, diğer yüzünde damara âit
endotel hücreleri bulunur. Bu zar, havayla kan arasında gaz
alış-verişinin yapıldığı yerdir. Burada havadan kana oksijen; kandan
havaya da metabolizmanın artık ürünü karbondioksit geçer. Bu geçiş bir
taraftan diğer tarafa diffüzyon yoluyla olur. Geçişi yürüten kuvvet ise
iki taraf arasındaki, gaz çeşidi yönünden, yoğunluk farkıdır. Bu
şekilde dokulardan gelen kirli kan, akciğerlerde temizlenerek tekrar
dokulara gider.
Alveol duvarlarında veya alveoller arasında
10-15 mikron çapında kohr pencereleri adı verilen delikler vardır.
Bunlar alveoller arasında bağlantı sağlarlar. Böylece bronşların veya
bronşçukların tıkanması hâlinde, komşu segmentlerden veya lobüllerden
havalanmak sûretiyle hava yolu tıkanan akciğer kısmının fonksiyonunun
devâmı sağlanır. Ancak bu pencereler iltihâbî olaylarda kapanabilir.
Akciğerlere
havanın girip çıkması, göğüs kafesiyle akciğerlerin birlikte gelişen
hareketleriyle gerçekleşir. Bu hareketleri yürütücü kuvvet; göğüs
kafesi kasları ve diyafrağmadır. Kubbe şeklinde olan diyafrağma,
solunumun esas kasıdır, solunum havasının % 60’ı diyafrağma
hareketleriyle temin edilir. Soluk alma esnâsında diyafrağmanın ve
kaburgaların öne ve yukarı doğru hareketini sağlayan göğüs kafesi
kaslarının kasılmasıyla göğüs boşluğu genişletilir. Bu genişlemeyi
plevra aracılığıyla, göğüs kafesine yapışık olan akciğerler pasif
olarak tâkip eder. Bu durumda akciğer içindeki basınç, atmosfere göre
düşerek hacim artışı kadar hava solunum yollarından akciğerlere akar.
Soluk verme (ekspirasyon) hareketinde göğüs boşluğu küçülür,
akciğerlerin hacmi azaldığından, içindeki basınç dış ortamdakinin
üstüne çıkarak hava dışarı atılır.
Normal şartlarda, soluk
verme pasif bir harekettir, yâni bir kasın yardımı olmadan meydana
gelir. Bu pasif olarak eski hâlini alma, soluk alma sırasında kasılan
kaslarda ve çekilmeyle gerdirilen göğüs kafesi ve akciğerlerdeki
elastik yapılarda depo edilen potansiyel enerjiyle meydana gelir. Ancak
zorlu solunum esnâsında, soluk verme de aktifleşir ve bu aktiflik göğüs
kafesini daraltan kasların kasılmasıyla sağlanır. Normal bir soluk
vermeden sonra, soluk almaya geçilmediği sırada akciğerlerdeki hava ile
atmosfer havasının basınçları birbirine denktir ki, bu sırada
akciğerler ve göğüs kafesi istirahattedir.
Yapılabildiği kadar
en kuvvetli soluk vermeden sonra bile, akciğer içindeki hava tamâmen
çıkarılamaz. Bu çıkmayan hava alveolleri devamlı açık tutmaya hizmet
ederek, elastik büzüşmeyle alveollerin kapanma eğilimini ortadan
kaldırır. Aksi takdirde kapanan alveoller, bir sonraki soluk almada
açılmaya karşı direnç göstererek solunumu zorlaştırırlardı. Bu havaya
“rezidüel hacim” denir ve 1200 ml kadardır.
Bir karın bir de
göğüs tipi solunum ayırt edilir. Karın tipi solunumda, solunumla
berâber karın hareketleri tâkip edilir. Soluk alırken karın dışarı
doğru çıkar, soluk verirken de içeri çekilir. Göğüs tipi solunumda
kaburgaların hareketi daha bârizdir. İstirahat hâlinde insanın ve hemen
bütün hayvanların solunumu, karın tipi solunumdur. Herhangi bir şekilde
karın hareketleri önlenirse (gebelik, elbiseler, korseler) veya karında
ağrı ve sancı olursa göğüs tipi solunum meydana gelir.
İnsanda
istirahat hâlinde normal solunum ritmi dakikada 12’dir. Bu ritimde
ortalama 2 sâniyelik soluk alma dönemini, 3 sâniyelik soluk verme tâkip
etmektedir. İstirahat hâlinde, bir defâlık solunum hacmi 500 ml
kadardır. Bir dakikada akciğerlere giren ve çıkan hava hacmiyse 1000
ml’dir. Bu değerler istirahat dışındaki egzersiz, heyecan, yorgunluk,
hastalık gibi durumlarda değişirler. Bu değişiklik solunumun çeşitli
faktörlerle düzenlenmesiyle meydana gelir. Soluk alma ve verme
işleminin ritmi, beyinde bulunan solunum merkezince düzenlenir. Solunan
hava değişikliklerinin derecesi de kasların kasılma durumuyla tespit
edilir ki, bunu da solunum merkezinden gönderilen uyaranların şiddeti
düzenler. Solunum merkezinin düzenlemesiyse, çevreden sinir ve kandan
kimyevî faktörlerden alınan (kandaki oksijenin ve karbondioksitin kısmî
basınçları ve hidrojen iyon miktarı) haberlere göre olur. Solunumun
sinir yoluyla kontrolü otomatik olup, kişi şuuruyla ancak bir dereceye
kadar solunumunu kontrol edebilir. İrâdeyle soluk tutulması bir süre
kâbildir ve sonunda otomatik kontrol faaliyete geçer. Bunun sebebi
kanda karbondioksit miktarının artması ve beyindeki solunum merkezinin
bu artışa çok hassas olmasıdır.
İlgili başlıklar
Solunum yetersizliği
*
Solunum yetersizliği Solunum yetersizliği
Akciğerlerin istirahatte gaz değişimini gerektiği kadar yapamaması.
Solunum yetersizliği, solunumun güçlükle ve nefes darlığı ile
yapıldığını gösterir. Solunum yetersizliğinde olan hastada bütün
gayretine rağmen, daha iyi bir solunum yapılamaz ve kişi hava açlığı
duyar. Nefes darlığının teşhisi şahsi değişiklikler gösterdiğinden ve
abartılmış bir his de olabileceğinden bunu, kandaki gaz basınçlarıyla
tayin etmek en emin yoldur. Bunun için kullanılan iki kan gazı değeri
vardır; bunlar, atardamarlardaki oksijen basıncıyla yine atardamarların
karbondioksit basıncıdır. Solunum yetersizliğinin başlangıcında kanda
oksijen basıncı azalmıştır. Hastalık ilerleyince karbondioksit basıncı
da normalin üst sınırı olan 45 milimetre civayı aşar.
Genel
olarak solunum yetersizliğine sebep olan akciğer hastalıkları iki
gruptur: Birinci grup Obstinktif (yani akciğerlere hava taşıyan sistem
gırtlak, trakea, bronş ve bronşcukların dış baskı veya spasm iltihap
dolayısıyla tıkanmasına bağlı) akciğer hastalıkları(astım, akut veya
kronik bronşit, solunum yollarına yabancı cisim kaçması, solunum
yollarına baskı veya içten tıkanma yapan urlar gibi) İkinci grup ise
Restriktif (yani akciğerlerin ana dokusunu tahrip eden hastalıklara
bağlı olarak, vücuda hava girse bile akciğerlerin bunu vücuda
kazandıramaması, yani akciğerlerdeki doku kaybına bağlı) akciğer
hastalıkları (verem, yaygın akciğer kanseri, Sorkoida pnomokonioz
gibi).
Solunum yetersizlikleri akut (ani gelişen) ve müzmin olabilir.
Bir
hastada, atardamar oksijen basıncı birdenbire 50 mm cıvanın altına
düşerse veya karbondioksit basıncı 50 mm cıvanın üstüne çıkarsa, akut
solunum yetmezliği söz konusu olur. Gerek akut, gerekse müzmin solunum
yetersizliklerinin baş sebebi, tıkayıcı akciğer hastalıklarıdır.
Bunlar, müzmin bronşit, amfizem ve astımdır. Bundan başka, merkezi ve
periferik sinir sisteminin, ayrıca solunum kaslarının ve göğüs
kafesinin bozuklukları sonucu nefes alıp verme normal yapılamadığında,
gaz alış-verişi ani olarak bozulur.
Akut (had) solunum
yetmezliğinin diğer sebepleri şunlardır: Damar içine fazla miktarda
sıvı verilmesi, gereğinden fazla kan nakli, kontrol altına alınamamış
ağır şoklar, suda boğulma, muharriş-tahriş eden gazların solunması,
ağır kan zehirlenmeleri, ağır zatürreler, akut pankreas iltihapları.
Tedavide
belli miktarda oksijen gidecek şekilde, solunum aleti ayarlanır.
Kontrollü olarak ve meydana gelmiş açığa göre oksijen verilir. Kan
zehirlenmelerinde, şokta, yüksek dozda kortizon türevleri zerk edilir.
Ayrıca antibiyotik zerkleri de gereklidir. Hava yollarındaki ifrazat
aspiratör denen aletle emilmelidir. Kısacası tedavide prensip, hastayı
rahatlattıktan sonra, solunum yetmezliğine sebep olan unsuru bulup
ortadan kaldırmaktır.
Sebepler bazan cerrahi müdahaleyi veya gırtlağı delmeyi gerektirebilir.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
*
Tüberküloz Hastalarda
normal bir dişide bulunması gereken 46 XX kromozomu yerine, yalnızca 46
X kromozomu vardır. Dolayısıyla, bir X kromozomları eksiktir ve bu
anormallik bir yumurtalık oluşum bozukluğuna yol açar.
Turner
sendromu ya da yumurtalık gelişim bozukluğu, cüceliğe eklenmiş çeşitli
oluşum bozuklukları bütünüyle nitelenir. Kötü oluşmuş ve yumurta
oluşumuna varacak olgun folikül yapma yeteneğinden yoksun bir
yumurtalık varlığına bağlıdır.
Bu oluşum bozukluğunun kökeni
aydınlatılmıştır. Bir kromozom kusuruna bağlıdır. Hastanın kromozom
yapısı (karyotip) incelendiğinde, taşıması gerektiği X kromozomlarından
birinin eksik olduğu görülür. Normal bir dişinin kromozom formülünün 44
XX olduğu bilinmektedir. Turner sendromunda formül 46 X O'dır. Çocuk,
doğduğunda belirgin olarak kızdır ve aile ancak ergenliğe doğru
kaygılanmaya başlar. Gerçekten, yıllar geçmekte ve ergenlik
olmamaktadır.
15-16 yaşlarında boy son derece kısadır
(ortalama 1,40 m). Çocuksu görünümünü korur. Memeler gelişmemiş,
kıllarıma belirmemiştir. Kadın dış üreme organı çocuksu kalır.
Dölyolunun yukarısında dölyatağı fındık kadar küçüktür. Dikkatli
muayeneyle az ya da çok belirgin bir oluşum bozuklukları bütünü
saptanır. Çok belirgin olmaları, bazı hastaların görünümlerini oldukça
biçimsizleştirir ve toplumsal yaşama uyumlarını güçleştirir.Bazı
hastalardaysa bu oluşum bozuklukları daha gizlidir.
En özel
belirti, boynun tepesinde omuzlan birleştiren üçgen biçiminde, enine 2
etli kanatçık varlığıyla nitelenen, perdeli kısa boyundur. Göz ve
alt-çene oluşum bozuklukları da vardır. Elde 4. tarak kemiğinin
kısalığı, kaval kemik düzlüğünün örs biçiminde olması gibi bu sendroma
özgü çeşitli kemik oluşum bozukluklarına da rastlanır. Ayrıca kalp,
böbrek oluşum bozuklukları gibi çeşitli iç organ bozuklukları görülür.
Dolayısıyla,
bu gibi anormallikleri sistemli olarak aramak için tam bir bilanço
gerekir. Biyolojik bilançoda, adet kanamaları kesilmiş kadınlarınkine
benzer bir hipofiz salgılamasıyla birlikte toptan yumurtalık yetmezliği
saptanır. Karın içine bakma muayenesinde, üstünde ne bir olgunlaşan
folikül, ne de sarı cisim nedbesi bulunan, parlak sedefimsi iki şeride
dönüşmüş, gelişmemiş yumurtalıklar gözlenir. Kromozom yapısının
incelenmesi. 44 X O formülü biçiminde bir X cinsellik kromozomunun
eksik olduğunu gösterir.
Tedavi, bu oluşum bozukluklarını
önleyebilmekten uzaktır. Ama ergenlik yaşı olan 12-13 yaşından
başlanarak verilen östrojenlerin, etkinliği olmayan yumurtalıkların
yerini doldurmasına ve belirli bir boy uzamasına, özellikle bir kız
ergenliğine, yani memelerin, kadın tipinde kıllanmanın, kadın dış üreme
organının, dölyolunun ve dölyatağınm gelişmesine, âdet kanamalarının
başlamasına olanak sağlaması açısından, tedavi ilginçtir. Böylece, bu
kadınlar evlenebilecekler ve normal bir cinsel yaşamları olabilecektir.
Ama çok özel birkaç kuraldışı durum bir yana bırakılırsa,
yumurtalıklarının yumurta üretmekten yoksun olması nedeniyle kısır
kalacaklardır
*
Verem Verem
(tüberküloz), mycobacterium tuberculosis'in dormant yaşayabilme
özelliği başta olmak üzere, diğer biyolojik özellikleri ve
epidemiyolojik koşullar nedeniyle eradikasyonu çok güç olan bir
hastalıktır.Tüm tüberküloz (TB) olgularının % 80-90’ı akciğerlerde
ortaya çıkar.
En çok akciğerlerde yerleşen, had ve müzmin
şekilleri olan özel mikroorganizmalar tarafından husûle getirilen çok
eskiden beri bilinen bir enfeksiyon hastalığı. Tıp târihi bu hastalığın
binlerce seneden beri var olduğunu göstermektedir. Eski Mısır
mumyalarında omurga tüberkülozunun izlerine rastlanmıştır. Tüberküloz
terimi ilk olarak 1834 senesinde kullanılmağa başlandı. Tüberkülozun
âmili 1882’de Robert Koch tarafından keşfedilmiş ve “Koch Basili”
olarak adlandırılmıştır. Yıllar geçtikçe, tüberkülozun bilinmeyen
yönleri gün ışığına çıkmış, teşhis ve tedâvisi konusunda büyük
ilerlemeler kaydedilmiştir.
Tüberküloz basili,
mikroorganizmaların mikobakteriler sınıfındandır. Mikobakteriler;
hareketsiz, sporsuz, asit ve alkalilere dayanıklı ve oksijen seven
bakterilerdir. Mikobakteriler grubunda zararsız olan birçok
mikroorganizma da vardır. İnsan tüberkülozu; mikobakterilerin insan
tipi, sığır tipi ve nâdiren de kuş tipiyle meydana gelir. Bir de atipik
mikobakterilerle meydana gelen tüberküloz vardır ki, bu tüberküloz
tipi, tedâviye dirençli olması ve bâzan öldürücü olması sebebiyle
ehemmiyet arzetmektedir. Tüberküloz basili ortalama 1-4 mikron
uzunluğundadır. Patatesli, yumurtalı, gliserinli katı ortamlarda
yaklaşık olarak 4-6 haftada üreme gösterir.
Tüberküloz basili
hasta organizmada hastalığın yerleştiği organın salgı materyali içinde
bulunur. Akciğer tüberkülozunda balgamla, böbrek tüberkülozunda
idrarla, barsak tüberkülozunda dışkı ile, kemik veya lenf bezi
tüberkülozunda cerahatle dışarı atılır. İnfeksiyon, bu salgı
maddeleriyle herhangi bir şekilde temas etmek sûretiyle bulaşır.
İnsanda tüberkülozun en mühim bulaşma yolu, solunum yoludur. Bu yolla
hastalık, ya hastanın öksürük, aksırık ve salyası ile bulaşmış havada
basili taşıyan gözle görülmeyen çok küçük damlacıkların solunması veya
kurumuş ve toz hâline gelmiş basilli balgamın karıştığı havanın
solunması yoluyla meydana gelir. Ayrıca basilli materyel doğrudan ağız
ve boğaz yoluyla da vücûda girebilir. Sığır tipi tüberküloz
enfeksiyonunda başlıca kaynak inekler ve bunların sütüdür. Yurdumuzda
süt ve süt mâmülleri genellikle kaynatılarak hazırlandığı için bu yolla
bulaşma daha az önemlidir.
Tüberkülozun insanda en çok
yerleştiği organlar akciğerler, komşu lenf düğümleri, plevra (akciğer
zarı) bronşlar ve gırtlaktır. Buna karşılık kalp kası, iskelet kasları,
mîde pankreas, trioit, erbezleri, yumurtalıklar ve hipofiz bezi
tüberküloza en dirençli organlardır.
Akciğer tüberkülozunda,
akciğerlerde yer alan kaviteler, hem iyileşmelerin güçlüğünden, hem de
hastaların çevrelerine hastalığı yaymalarına sebep olduklarından dolayı
büyük önem taşırlar. Kaviteler tek veya çok sayıda olup, büyüklükleri 2
ilâ 10 cm arasında değişir. Biçimleri yuvarlak, oval, düzensiz
olabilir. Kavitenin içinde havadan başka cerahat, salgı ve bol miktarda
tüberküloz basili bulunur. Kavite şâyet bronşlara açılıyorsa bu durum,
hem hasta için, hem de hastanın çevresi için büyük tehlike doğurur.
Tüberküloz, primer (birincil, ilk) ve reinfeksiyon (tekrarlamış) tipi tüberküloz olmak üzere ikiye ayrılır.
Primer
tüberküloz, daha önce tüberküloza hiç yakalanmamış olan vücutta, ilk
basil alımını tâkiben tüberküloz husûlüne verilen addır. Reinfeksiyon
tüberkülozu ise daha önce tüberküloz basiliyle temas etmiş ve primer
enfeksiyonu geçirmiş ve organizmada bunun üzerinden az veya çok bir
zaman geçtikten sonra yerleşen tüberkülozdur. Tüberküloz basili; deri,
göz, ağız, solunum sistemi, mîde, barsak kanalından girebilirse de,
primer enfeksiyon, büyük bir oranda solunum yoluyla husûle gelir ve
akciğerlerde genellikle üst loblara yakın yerleşir ve böylece primer
kompleks meydana gelir. Primer kompleks genel olarak zararsız bir
lezyondur ve çoğunlukla hiçbir belirti vermeden iyileşir. Bâzan
iyileşirken kireçli bir iz bırakır. Primer kompleks nâdiren ilerleyici
bir gidiş gösterir ve bir primer tüberküloz durumu ortaya çıkar.
Primer
kompleksin iyileşmesinden sonra organizmanın tüberküloz basiline karşı
reaksiyonları değişmiş ve tüberküloz allerjisi gelişmiştir.
Tüberkülozda allerji organizmada canlı tüberküloz basilleri taşıyan
özel tüberküloz dokusunun bulunuşu ile meydana çıkmış özel bir
reaksiyon şeklidir. Reinfeksiyon tüberkülozu: Primer enfeksiyonu
geçirmiş ve tüberküloz allerjisi husûle gelmiş olan bir vücutta, aylar
veya seneler süren gizli bir dönemden sonra başgösteren tüberkülozdur.
Bu tüberküloz, ya dışardan yeniden tüberküloz basili alınmasıyla veya
eskiden mevcut olan tüberküloz odaklarının alevlenmesiyle meydana
gelmektedir.
Akciğer tüberkülozunun akciğer içine ve vücûda
yayılımı, kan yoluyla, bronşlar yoluyla, lenf damarları yoluyla ve
doğrudan komşuluk yoluyla olabilmektedir. Tüberkülozun yaygınlaşmış
hâline miliar tüberküloz denir ki, bu durum ağır ve ciddî bir hâldir.
Tüberkülozda
diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi bir bağışıklık bulunmaz. Tüberküloz
bağışıklığı kısmî ve özel bağışıklıktır; tam bir direnç değildir.
Tüberkülozda, basillerin vücûda ilk girişiyle sonraki girişi arasındaki
olaylar birbirinden farklıdır. İnsanda ilk enfeksiyon genellikle hiç
belirti vermeden iyileşebilen küçük bir lezyon olarak kalır.
Tüberkülozda allerji teşekkülünü, bir başka deyimle ilk bulaşmanın
koruyucu etkisini gösteren klinik müşâhadeler, verem aşısı fikrini
doğurmuş ve böylece BCG aşısı geliştirilmiştir. Kitle hâlinde
aşılanmalarla, tüberkülozdan ölüm oranları oldukça azalmıştır. Aşı,
deri testiyle şahsın, daha önce enfeksiyona mâruz kalmadığı tespit
edildikten sonra, sol omuz bölgesi deri içine yapılmaktadır. Bugün 0-5
yaş arası grupta, kitle hâlindeki aşılamalarda, deri testi yapılmadan
BCG uygulanmaktadır. Bu usûlde deri testi müspet olanlarda bile aşı
tatbikinin hiçbir tehlikesi yoktur.
Akciğer tüberkülozunun
belirtileri ve seyri: Vak’aların pekçoğunda silik belirtilerle sinsice
başlar. Bu yüzden çok ilerlemiş hâle gelinceye kadar gizli kalan pekçok
vak’a vardır. Bu sebeple verem taramalarında hiç klinik belirti
göstermeyen birçok vak’anın tespiti mümkün olmaktadır. Ateş, veremin en
sık görülen belirtilerindendir. Genellikle akşama doğru yükselen hafif
bir ateş vardır. Bu ateş bâzan haftalar ve hattâ aylarca devam eder.
Yorgunluk ve hâlsizlik, erken belirtilerin başında gelir. Kilo kaybı
umûmiyetle yavaş ilerler, fakat bâzan çok belirgin olabilir.
İştahsızlık ve hazımsızlık vardır. Gece terlemeleri daha ziyâde
ilerlemiş vak’alarda rastlanan bir belirtidir.
Kadınlarda âdet
bozuklukları da sık görülür. Bu sayılan belirtiler genellikle sinsi
başlar ve gelişir. Fakat bazan belirtiler âni olarak gelişir ki, bu
durum da bir soğuk algınlığı veya gribi andırır.
Öksürük ve
balgam çıkarma, en çok görülen belirtilerdendir. Hastalık ilerledikçe
öksürük şiddetlenir, balgam miktarı artar. Kanlı balgam da önemli
belirtilerden biridir. Balgamdaki kanın miktarı ve niteliği çok
değişiktir. Balgamda çizgiler hâlinde görülen kan bulaşımından, büyük
ve öldürücü kanamalara kadar değişebilir.
Veremli hastalarda
bir belirti de hışırtılı solunumdur. Önemli bir belirti de yan
ağrısıdır. Yan ağrısı özellikle tüberküloza bağlı olarak ortaya çıkan
zâtülcenpte görülmektedir.
Tüberkülozda teşhis metodları:
1.
Hastanın teferruatlı olarak hikâyesi alınmalı, yukarda anlatılan
bilgilerin doğrultusunda, gerekli bütün suâller sorulmalıdır.
2. Klinik muâyene bulgularının mevcûdiyeti teşhisi destekler, normal oluşu tüberküloz ihtimâlini reddettirmez.
3.
Radyolojik muâyene bulguları: En mühim teşhis metodlarından biridir.
Klinikte hiçbir belirti vermeyen bir çok lezyonlar röntgenle tespit
edilebilmektedir. Gerek klasik röntgen cihazlarıyla gerekse
Bilgisayarlarla olan Tomografi cihazlarıyla Akciğer dokusunun bütün
derinliklerindeki lezyonlar tespit edilebilir.
4. Tüberküloz
deri testleri: Tüberkülinle yapılan deri testleri çok mühim ve özel bir
teşhis değeri taşır. Müspet bir tüberkülin deri testi, dâima vücutta
canlı tüberküloz basillerinin mevcûdiyetini gösterir. Test yapılırken
old tüberkülin veya P.P. D (Saflaştırılmış tüberkülin proteini)
kullanılmaktadır. Tüberkülin deri içine belirli miktarda verilecek
olursa 72 saat sonra meydana gelen sertlik ölçülmektedir. Testin müspet
olması, sâdece vücutta tüberküloz basilinin mevcudiyetini gösterir;
tüberküloz hastalığını ispat etmez. Enfeksiyon almış ve allerjize olmuş
bir kimsede ömür boyu, deri testi müspet bulunur. Kitle taramalarında
deri testi müspet olanlar radyolojik tetkike tâbi tutulurlar.
5.
Tüberkülozun kesin teşhisi hiç şüphesiz Koch basilinin mikroskobik
olarak bulunmasıyla konulur. Diğer teşhis metodlarıyla ne kadar
kuvvetli olursa olsun ihtimâlî teşhis konulur.
Mutlak teşhis,
ancak (hastalığın yerine göre) balgam da, idrarda, lenf düğümünde vs.
Koch basilinin görülmesiyle konulabilir. Bunun için ya ilgili materyel
direkt olarak veya özel vasatlarda üretilerek veya kobaya zerkedilerek
basil aranır.
Akciğer dışı tüberkülozlar: 1) Gırtlak
Tüberkülozu: Ses kısıklığı, ağrı ve yutma güçlüğü vardır. 2) Soluk
borusu ve yutak tüberkülozu; oldukça nâdirdir. 3) Plevra (akciğer zarı)
tüberkülozu. 4) Periton (karın zarı) tüberkülozu: Karında su toplanır,
ateş, belirsiz ağrılar ve bazan da barsak tıkanıklığı belirtileriyle
kendini gösterir. 5) Perikard (kalp zarı) tüberkülozu. 6) Lenf
bezlerinin tüberkülozu: Tedâviye oldukça inatçı olup, uzun yıllar
etkisiz gibi görülmesine rağmen sıklıkla nükseder. Bu sebeple tedâviye
en az 2,5-3 sene devam edilmeli ve hasta lenf bezleri çok büyük ve
yumuşaksa cerrâhî olarak çıkarılmalıdır. 7) Mîde-barsak kanalına âit
tüberküloz: Akciğer tüberkülozunda balgamın sık ve çok miktarda
yutulması ile meydana gelir. Barsaklarda yer yer ülserler vardır. 8)
Böbrek ve idrar yolları tüberkülozu: İdrarda kanama olur. 9) Genital
tüberküloz. 10) Kemik tüberkülozu. 11) Deri tüberkülozu.
Görüldüğü gibi, tüberküloz, vücutta akciğerlerden başka birçok organda görülebilmektedir.
Tedâvi:
Bir tüberküloz hastasının başarıyla tedâvisi için lüzumlu bilgilere
sâhip olmak yanında, her şahsın özel problemleriyle ilgilenmek ve
bunları değerlendirmek de şarttır. Hastalık, fakir, yaşama şartları
kötü ve eğitimi yetersiz ortamlarda artış gösterir. Hastalanma
temâyülünü artıran sebepler arasında; ergenlik çağı, gebelik, kötü
beslenme, kontrolsüz şeker hastalığı, steroid tedâvisi, bağışıklık
sistemini baskılayan ilâçlarla tedâvi ve meslek hastalıkları
sayılabilir.
Tedâvide mühim prensip, hastalara sağlıklarını
kazandırmanın yanısıra, skellerin husûlünü önlemek veya en aşağı
seviyeye indirmektir.
Birçok hastalıktan farklı olmak üzere
tüberkülozda en az bir, birbuçuk sene gibi uzun bir süre devam eden
sabırlı bir ilâç tedâvisi gereklidir. Ayrıca, dâimâ birden fazla ilâcın
birarada kullanılması da zarûrîdir. Hastalığın aktif döneminde,
hastanın bir müddet hastânede yatırılmasında fayda vardır,
sanatoryumlar daha uygundur.
Streptomisinin keşfedilmesiyle,
tüberküloz tedâvisinde büyük bir çığır açılmıştır. Sonradan birçok ilâç
daha keşfedilmiştir. Streptomisinden başka ençok kullanılan ilâçlar,
isoniazid, etambutol, rifampisindir. Bu ilâçların bâzı istenmeyen
tesirleri de vardır. Tedâvinin tam bir disiplin içinde ve doktor
kontrolünde yürütülmesi şarttır. Düzensiz ilâç kullanımı, tüberküloz
basillerinde ilâçlara karşı direnç meydana getirmektedir.
Tüberkülin
deri testi müspet olan 5 yaşından küçük çocuklarda enfeksiyonun
hastalık hâline dönüşmesini önlemek için 5-6 ay kadar koruyucu olarak
isoniasid verilmesi, ayrıca aktif ve basil çıkaran bir âilede hastayı
tecrit imkânı yoksa, âile fertlerini koruyucu olarak isoniasid
tedâvisine almak faydalıdır. Tüberkülozda cerrâhî tedâvi bugün önemini
kaybetmiştir.
Tüberkülozdan korunmada önemli bir husus, yeni
doğan bütün çocukların hayâtın ilk ayı içinde aşılanmasıdır. Ayrıca
beslenme şartlarının düzeltilmesi, temizliğe ve hijyenik kâidelere
riâyet, halkın sağlık eğitimine tâbî tutulması ve belirli zamanlarda
yapılan kitle taramaları ile tüberkülozdan korunmak mümkündür.
Verem
Belirtileri şunlardır: a) Akciğerle ilgili olanlar
Öksürük, balgam,hemoptizi: Üç hafta süren her öksürükte tüberkülozdan şüphelenilmelidir.Öksürük bazen kanlı,çoğu zaman kansız balgamla birlikte görülür.
Göğüsağrısı,sırt ağrısı,yan ağrısı: Plevra tutulumu olduğunda solumakla değişen ağrı olur.
Nefes darlığı: Lezyonların yaygın olduğu ya da plevra sıvısının fazla olduğu durumlarda görülür.
b) Genel bulgular
Halsizlik,
çabuk yorulma, kilo kaybı, çocuklarda kilo almada duraklama, ateş, gece
terlemesi gibi bulgular. Genel olarak ateş intermittandır; sabahları
yoktur,öğleden sonra ürpererek yükselir, gece terleyerek düşer.
Tüberkülozlu
bir hasta ile yakın temasta olan bir kimsede yukarıda sayılan
bulguların biri veya birkaçı olması halinde öncelikle akciğer
tüberkülozundan şüphelenmek gerekir.Diğer organ tüberkülozlarında
bulgular, tutulan organa göre değişir.
Bulaşma Yolları ve Bulaştırıcılık:
Veremli hastaların öksürük ve aksırıkları ile havaya saçılan mikropların solunması ile bulaşır.
Verem mikropları, güneş ışığı girmeyen ve havalandırmayan yerlerde uzun süre yaşayabilir.
Verem, yiyecekler, giyecekler ve ortak kullanılan eşyalarla bulaşmaz.
Verem kalıtsal değildir.
Hastaların bulaştırıcılığı, tedavilerine başlandıktan sonraki 2-3 haftada pratik olarak sona erer.
Tanımlar ve Sınıflama
Primer
Tüberküloz daha önce TB basili ile karşılaşmamış bir kişide ortaya
çıkan ve çoğunlukla kendiliğinden iyileşen, çocuk tüberkülozu olarak da
bilinen durumdur.
Enfeksiyon:TB basili ile ilk kez karşılaşmış
ve bir seri immünolojik reaksiyon sonucu 'gecikmiş tipte aşırı
duyarlılık' gelişmiş kişilerdeki durumdur.Kişinin hasta olması anlamına
gelmeyen bu durum tüberküline reaksiyonun gösterilmesi ile ortaya
konulur.Enfekte bireyler hasta olmaya aday kişilerdir.
Post Primer Tüberküloz: 'Erişkin
tip TB' veya 'reenfeksiyon tüberkülozu' olarak da adlandırılan bu durum
daha çok erişkin çağda görülen, balgamda basil çıkarılması, kavitasyon
gibi klinik özellikler arzeden bir tablodur.Tüberküloz dendiğinde genellikle kastedilen post primer tüberkülozdur.
İlaca Dirençli Olgu: En az bir TB ilacına dirençli basille hastalanmış olgu
Çok İlaca Dirençli Tüberküloz (MDR-TB):
İzoniyazid ve Rifampisin'in ikisine birden veya bunlarla birlikte başka
ilaç(lar)a dirençli basil çıkaran olgulardır.En az İzoniyazid ve
Rifampisin direncinin MDR-TB olarak alınması, bunların TB tedavisinin
en temel iki ilacı olması nedeniyledir.(WHO ve IUATLD :Uluslararası
Tüberküloz ve Akciğer Hastalıklarına Karşı Birlik) ile diğer otoriteler
de bu tanımı aynı şekilde yapmaktadırlar.
MDR-TByönetiminin WHO tarafından belirlenen temel prensipleri şunlardır:
Öncelik MDR-TB gelişimini önlemektir.
Gerekli ilaçlar mevcut olmalıdır.
Bu hastalar için özel tedavi üniteleri oluşturulmalıdır.
Bu hastalar için uygun tedavi rejimleri düzenlenmelidir.
Gerekli duyarlılık testleri yapılabilmelidir.
MDR-TB kontrol programı için uzun süreli personel ve mali kaynak ayrılmalıdır.
Sınıflama ise şu şekilde olmaktadır:
1) Akciğer tüberkülozu
A- Yayma pozitif olgular
En az iki balgam örneğinde yayma ile Aside-Rezistan Basil (ARB) gösterilen hastalar;
Balgam yaymasında bir kez ARB pozitif bulunan fakat aktif
akciğer tüberkülozu ile uyumlu radyolojik bulgularılan ve bir hekim
tarafından,tüberküloz tedavisi kararı verilen hastalar;
Balgam yaymasında bir kez ARB pozitif bulunan ve kültürü de pozitif gelen hastalar
B- Yayma negatif olgular ( Şüpheli TB olguları)
İki
hafta ara ile alınanve her seferinde yayma negatif olan, fakat
radyolojik olarak TB ile uyumlu lezyonları olan ve en az bir hafta
geniş spektrumlu antibiyotik kullanılmasına rağmen klinik yanıt
alınamayan ve ayırıcı tanı olanakları iyi olan bir hastanede TB
tedavisine karar verilen hastalar
C- Kültür müspet olgular
Balgam yaymaları negatif olan fakat kültürde üreme olan hastalar
2) Akciğer Dışı Organ Tüberkülozu
Akciğer
dışındaki organlardan alınan örneklerde ARB gösterilebilen veya TB ile
uyumlu histolojik ve klinik bulgusu olan hastalar
Bulaşma hemen daima solunum yoluyla olduğu için, verem savaşı akciğer tüberkülozu iledir.
Tanı:
Tüberkülozun kesin tanısı bakteriyolojiktir ; yalnız radyoloji ile TB tanısı konulmaz.
Tüberkülin Testi (PPD): PPD,
kişininTB basili ile karşılaşıp karşılaşmadığını, yani enfekte olup
olmadığını gösteren bir testtir.Hastalık aktivitesi hakkında bilgi
vermez.Ülkemiz koşullarında daha çok çocukluk çağında değerli bir tanı
aracıdır.Çocuklarda tüberkülin pozitifliği, hiçbir klinik ve radyolojik
bulgu olmasa bile ilaçla korunmayı gerektirir.
Yetişkinlerde
ise tüberkülin pozitifliği çok yaygındır ve bunların ne zaman enfekte
olduklarınıayırdetmek de mümkün değildir.Bu müspetliklerin bir kısmı da
BCG'ye bağlıdır.Ülkemiz koşullarında bu nedenle,yetişkinlerde
tüberkülin ancak yardımcı bir tanı kriteridir.TB'nin bazı formlarında
test menfi olabilir.TB'de şüphe edilen 15 yaşından küçük çocuklara
mutlaka tüberkülin testi yapılmalıdır.
Verem Aşısı(BCG "Bacille Calmette-Guerin")
Virulansı
azaltılmış yani hastalık yapmadan direnç kazandıran basil esasına
dayandırarak ilk 1920'li yıllarda üretilen aşıya, basilin ve
bulucularının isimlerinin baş harfi alınarak kısaca BCG ismi
verilmiştir.
BCG aşısı, ısı ve ışığa çok
dayanıksızdır.Aşılanan kişiyi 5-6 yıl süreyle, %80 oranında
korur.Özellikle doğumdan itibaren uygulanabilir.Cildin en üst
tabakalarına uygulanması BCG'nin komplikasyonlarını azaltır.Aşıyerinde
oluşan 7-8 mm çapındaki papül 20-30 dakikada kaybolur.Daha önce TB
basili ile karşılaşmamış olan kimselerde,aşı yapıldıktan 3-4 hafta
sonra aşı yerindebir nodül oluşur.Bu nodül kızarır ve 6. haftaya doğru
hafif bir şekilde akar, 8. haftada kabuk bağlar ve birkaç hafta sonra
kabuk düşerek yerinde bir nedbe (skar) bırakır ve yaşam boyu
kaybolmaz.Nedbeleşmeyi çabuklaştırmak için antibiyotikli tozlar ve
pomadlar kullanılmaz.
Aşıdan sonra kırgınlık, ateş vb.
semptomlar görülmez.Aşının deri altına yapılması veya steril koşullara
dikkat edilmemesi sonucu deri altı abseleri oluşabilir.
Özellikle
0-6 yaş grubundaki çocuklara aşıdan önce tüberkülin testi uygulamanın
büyük önemi vardır.Kırsal kesimde tüberkülin testinin 3 gün sonraki
kontrolü pratik olarak zor olduğundan direkt BCG uygulanır
*
Zatürre Zatürre
Akciğerlerin bakteri, virüs, riketsiya gibi çeşitli mikroorganizmalarla
veya kimyevi ajanlarla ve yabancı maddelerle ihtihaplanması hali. Tıp
lisanındaki adı pnömonidir.
Pnömoniler, anatomik dağılış
şekillerine göre lober ve lobüler olarak ayrılmışlardır. Lober
pnömonide akciğerin bütün bir lobu yaygın olarak iltihaplanmıştır. Daha
ziyade çocuk ve yaşlılarda rastlanan lobüler, diğer adıyla
bronkopnömonilerde, ihtihap yer yer odaklar halindedir ve bronşiyoller
de iltihaba katılmışlardır. Lober pnömonilerin çoğu pnömokok denen
mikroplarca meydana getirilmektedir. Bronkopnömoniler; kronik, boğmaca,
grip, kızıl, difteri, tifo gibi hastalıkların gidişi esnasında meydana
gelir. Kaşeksi, ihtiyarlık, raşitizm, beslenme bozuklukları, müzmin
ishaller, müzmin nefrit, dolaşım yetmezliği bronkopnömoniler için zemin
hazırlar.
Pnömoniler (Zatürreler), omilin cinsine göre şöyledir:
1. Bakteriyel zatürreler:
a)
Pnömokoksik zatürre: Lober zatürrelerin tipik Örnekini teşkil
etmektedir. Pnömokoklar, normal kişilerin boğazında hastalık yapmadan
uzun zaman bulunabilirler.
Zatürre, ilkbahar ve kış
mevsimlerinde daha fazla görülmektedir. Bunun sebebi, grip ve nezle
gibi virüs enfeksiyonlarının bu mevsimlerde daha sık görülmesi ve
virüslerin boğaz mukozasını hasara uğratarak, zaten boğazda mevcut olan
pnömokoklara giriş kapısı hazırlamalarıdır. Pnömokokların birçok
insanın boğazında mevcut olmasına rağmen hastalığın seyrek görülmesi,
bu mikroorganizmaların akciğerlere kadar ilerlemesini engelleyen
kuvvetli bir müdafaa tertibatının bulunmasındandır (mukus salgısı,
epiglot refleksi, lenf akımı vb.). Bu müdafaa tertibatının soğuk,
alkol, morfin, narkoz gibi sebeplerle bozulduğu hallerde boğazdaki
pnömokoklar akciğerlere inme imkanını bulmaktadırlar. Akciğerlere inen
pnömokoklar ödem husule getirip, üremeye başlayarak hastalık tablosunu
meydana getirirler.
Genellikle hastalık birden bire başlar.
Başlangıç belirtileri, titreme başağrısı, sür'atle yükselen ateş,
öksürük, yan ağrısı ve paslı balgamdır. Devamlı bir gidiş gösteren
yüksek ateş, tedavi görmeyen hastalarda 5 ila 10'uncu günler arasında
kriz şekline döner. Ateş, yaşlı ve zayıf bünyeli hastalarda fazla
yüksek değildir. Yan ağrısı bazan çok şiddetli, bazan da künt (kısa
kısa) bir ağrı şeklindedir; hastalık ilerledikçe şiddeti azalır.
Başlangıçta kuru bir öksürük vardır. Umumiyetle ilk gün içerisinde az
miktarda yapışkan ve paslı bir balgam çıkmaya başlar. Yaşlı ve zayıf
hastalarda paslı balgam yerine kanla karışık sulu bir balgam
bulunabilir.
Başağrısı, huzursuzluk, uykusuzluk ve ruhsal
bozukluklar sık rastlanan belirtilerdendir. Nefes darlığı da sık
görülür. Ağır vak'alarda ölüm en fazla 6 ila 8. günler arasındadır.
Zatürreli
hastanın görünümü ağır bir hasta intibaını verir. Hasta çok terler, yüz
kırmızı, hafifçe morumsu ve ızdıraplıdır. Vak'aların 1/3'inde dudak
kenarında uçuk görülür.
Muayenede, akciğerlerde zatürre ile
ilgili anormal bulgular ve sesler tespit edilir. Nabız sayısı, ateşle
birlikte artmıştır. Kandaki beyaz küre (lökosit) sayısında artış
vardır. Akciğerlerin röntgenle tetkiki, teşhise oldukça yardımcı olur.
Balgamın mikroskobik muayenesi de önemlidir. Lober pnömoninin başlıca
komplikasyonları; zatülcenp, ampiyem, kalp zarları iltihapları,
menenjit, akciğer apsesi, eklem iltihabı, karın zarı iltihabı, tükrük
bezi iltihabı ve nadir olarak da konjonktivit, sarılık ve nefrittir.
b)
Streptokoksik zatürreler: Genellikle bronkopnömoni (Lobüler pnömoni)
şeklindedirler. En çok grip ve kızamık gibi solunum yollarının viral
enfeksiyonları sırasında ortaya çıkarlar. Hastalığın seyri esnasında
ampiyem (akciğer zarları arasında iltihap birikmesi) sık görülür.
Hastalığın başlangıcı sinsi olup, aşikar morarma, aşırı terlemeyle
beraber görülen düzensiz bir gidiş gösteren yüksek ateş, bulantı ve
kusma vardır. Hastalığın gidişi, pnömokoksik zatürreden daha ağırdır ve
ölüm nispeti daha fazladır.
c) Stafilokoksik zatürreler:
Bunlar da pronkopnömoni tarzındadırlar. En fazla grip komplikasyonu
olarak ortaya çıkarlar. Yeni doğanlarda ve süt çocuklarında, büyük
çocuklara ve erişkinlere nispetle daha fazla görülür. Nadir görülen bir
zatürre türüdür. Çok sayıda apselere, bronş genişlemelerine ve akciğer
fibrozisine bu tür zatürrelerde fazla rastlanır. Hastalığın
başlangıcında çok defa boğaz ağrısı, öksürük, kırıklık vardır. Sonra
ekseriya titreme, yüksek ateş, nefes darlığı, morarma, şiddetli yan
ağrısı, terleme ortaya çıkar, öksürük şiddetlenir, kanlı ve iltihaplı
balgam çıkmaya başlar. Ağır vak'alar tedavi edilmediği takdirde birkaç
gün içinde ölümle neticelenir.
d) Friedlaender zatürresi:
Erken teşhis çok mühimdir, zira tedavi edilmeyen hastaların % 80'i
ölür. Nadir görülürler. Lober veya lobüler tarzda olabilirler. Bunlar
akciğer cerahatlenmelerine yol açarlar. Zayıf ve dayanıksız kişilerde,
yaşlılarda, alkoliklerde, müzmin hastalığı bulunanlarda daha sık
görülür. Ağır vak'alarda çok defa sarılık bulunur.
e) Hemophilus influenza zatürresi: Nadir görülen bir zatürredir.
Bunlardan başka, veba, tularemi ve tüberkülozda da pnömoni benzeri durumlar vardır.
Bakteriyel
zatürrelerin tedavisi: İlk yapılacak iş, zatürrenin amilini, yani
sebebini bulup uygun olan ilacı tespit etmektir. Yatak istirahati, iyi
bir bakım çok mühimdir. Hastalar önceleri sulu, sonraları yumuşak
gıdalarla beslenmelidirler. Yan ağrısına karşı yüksek dozda kodein ve
diğer ağrı kesiciler verilir. Sıcak tatbikatı da faydalıdır. Zatürre
tedavisinde en tesirli antibiyotik penisilindir. Zatürre neticesi
ortaya çıkan komplikasyonlar da tedavi edilir.
2. Viral
zatürreler: Viral zatürrelerin bir kısmı psittakozis, grip, çiçek, su
çiçeği, kızamık, lenfositler koryomenenjit, enfeksiyöz mononükleoz,
bulaşıcı sarılık, kedi tırnağı hastalığı gibi bilinen bir virüs
hastalığının gidişi esnasında husule gelirler.
a) Primer tipik
zatürre: Etken, Aeton ajanı olup, bu gerçek bir virüs değildir. Fakat
hastalık tablosu, viral zatürrelerin bir örneğidir. İnsandan insana
tükrük damlacıklarıyla bulaşır. Hastalık daha ziyade okul, kışla gibi
sıkı bir temas halinde yaşayan insanlarda görülür. Kuluçka süresi 2-3
hafta kadardır. Hastalık başağrısı, kırıklık, iştahsızlık, nezle,
farenjit ve anjinle veya sadece ateşle sinsi olarak kendini gösterir ve
bundan sonra tahriş öksürüğü başlar. Öksürük nöbetleri hastaları çok
rahatsız eder. Yan ağrısı nadirdir. Nabız hızlanmamıştır. Hastalık
değişik tablolar arz edebilir. Hastalığın gidişi iyidir. Ölüm çok
nadirdir.
Tedavide, tetrasiklin, codein, ağrı kesiciler
verilir. Yatak istirahati lüzumludur. Diyette (perhizde) önemli bir
değişikliğe gerek yoktur.
Psittacosis zatürresi: Papağan,
güvercin, kanarya gibi kuşlarda bulunan viral bir hastalığın insanlara
bulaşmasıyla husule gelir. (Bkz. Papağan Hastalığı)
3. Q
Humması: Hastalığın amili riketsiya grubundan bir mikroorganizmadır.
Kenelerin dışkısı ile veya bu bulaşık dışkının kurumuş tozları ile
bulaşmış olan et ve derilerle uğraşan insanlarda meslek hastalığı
olarak görülmüştür. Mikrobu taşıyan keneler vasıtasıyla sığırlara, keçi
ve koyunlara geçerek, bunlarda gizli bir hastalık meydana getirdiği ve
bunların sütleri veya süt ürünleriyle de insanlara bulaştığı
anlaşılmıştır.
Bu hastalık, her mevsim ve yaşta görülebilir.
Bazı vak'alarda şiddetli başağrısı, göz dibi ağrıları, adale ağrıları,
bulantı, nezle, boğaz ağrısı gibi başlangıç belirtileri vardır. Bundan
sonra ateş yükselir. Bol terlemeler olur. Yan ağrısı, kuru öksürük
vardır. Sonradan balgam eklenir. Muayenede belirgin bulgu yoktur.
Filmde zatürre odakları görülür. Hastalık tam şifa ile neticelenir.
Ölüm çok nadirdir. Nekahat devri haftalarca sürer ve hastalar
kendilerini çok halsiz hissederler. Kesin teşhis mikrobun balgam veya
kandan elde edilmesi veya özel testlerle konulur. Tedavide belirtilerle
mücadele edilir ve tetrasiklin verilir.
Zatürre,
memleketimizde çocukluk döneminin önemli bir hastalığı olmaya devam
etmektedir. Yurdumuzdaki bebek ölümlerinin 1/3 kadarı zatürreden
olmaktadır. Bebeklerde görülen zatürre, daha ziyade kızamığın bir
komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zatürreden ölüm ise,
beslenmesi bozuk olan bebeklerde daha çok görülmektedir. Zatürre ve
diğer enfeksiyon hastalıklarından husule gelen bebek ölümlerini
azaltmak için, topluma sağlık eğitimi uygulamak, kötü beslenme
şartlarını ortadan kaldırmak ve çocukların aşılanma hizmetlerini
aksatmadan yürütmek şarttır.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi.
 TurkChat Sohbete girip Türk Arkadaslik Kanallarinda turkce sohbet etme imkani. Her dilden Avrupa sohbet amerika turk sohbet kanallari
|